Beton Yığınları Arasında Bir Trakya Esintisi
Şehir dediğin sadece asfalttan, bitmek bilmeyen inşaat gürültüsünden ve sinir bozan trafik lambalarından ibaret değil. Biz bu keşmekeşin içinde ruhumuzu beslemeyi çoktan unuttuk. Tekirdağ denilince aklına sadece sahildeki köfteciler gelen o yüzeysel kalabalıktan mısın? Eğer öyleysen, bu kentin gerçek ruhuna, o eski mahallelerin mis gibi kokan mutfaklarına hiç girmemişsin demektir. Fabrikasyon gıdaların, o plastik tadındaki sandviçlerin esiri olduğumuz şu devirde, Trakya’nın özü hala bir yerlerde tütmeye devam ediyor. Modern hayat bizi mutfaktan koparıp hazır paketlere mahkum etse de, geleneksel tariflerin o sarsılmaz gücü hala dimdik ayakta duruyor.
Geleneksel Bir Şaheser: Damat Paçası
Öyle her bulduğun tavuğu haşlayıp yufkanın üzerine atmakla “Damat Paçası” yaptığını sanma. Bu işin bir usulü, bir raconu var. Beş adet el açması yufkayı rulo yapıp iki parmak genişliğinde keseceksin. Fırında o yufkalar nar gibi kızaracak. Ama iş burada bitmiyor; o yufkaların üzerine dökülen tavuk suyu öyle sıradan bir su olmayacak. Sosu için üç yemek kaşığı unu, yoğurdu ve iki yumurtayı iyice yedireceksin. İçine o keskin sirkeyi ve sarımsağı eklediğinde kokusu sokağın başındaki trafik sıkışıklığından bile hissedilmeli. Üzerine tereyağında yakılmış toz kırmızı biberi gezdirdiğinde, yaşadığın o stresli şehir hayatının tüm yükü omuzlarından kalkıverecek. Bu yemek, aceleye getirilmiş şehir hayatına verilmiş en lezzetli cevaptır.
Soğuk Kış Günlerinin İlacı: Çene Çarpan Çorbası
İsmiyle müsemma, içince adamı kendine getiren bir lezzet bu. Trafikte kaldığında sinirden birbirine vuran çenelerimizi değil, lezzetten titreyen damaklarımızı hatırlatır bize. Bir buçuk bardak unla kendi erişteni kendin açacaksın. Öyle marketten aldığın o fabrikasyon eriştelerle bu çorbanın hakkını veremezsin. Sütü, suyu ve limon suyunu birleştirip o terbiyeyi hazırladığında, tencereden yükselen o buhar sana nerede olduğunu unutturur. Üzerine naneli tereyağını da cozurdatarak döktüğün an, kentin o gri havası bir anda dağılır. Bu çorba sadece karın doyurmaz, insanın genetik koduna işlenmiş o eski Trakya sofralarını, o samimiyeti hatılatır.
Kapanışın Sultanı: Hayrabolu Tatlısı
Tatlı dediğin şerbetin içinde boğulmuş bir hamur yığını değildir. Hayrabolu Tatlısı yapacaksan o 250 gram tuzsuz peynirin en iyisini bulacaksın. Peyniri ufalayıp yumurta, irmik ve unla o ele yapışan kıvama getirene kadar uğraşacaksın. Fırından çıkan o sıcak topları şerbetle buluştururken sabredeceksin. Şehir hayatının o aceleci, “hemen olsun” diyen tavrını bir kenara bırakacaksın. Bu tatlı sabır ister, emek ister. Tekirdağ’ın tozlu yollarından, rüzgarlı tepelerinden süzülüp gelen bir mirastır bu. Eğer hala denemediysen, kusura bakma ama o çok övündüğün şehir kültüründen hiçbir şey anlamamışsın demektir. Kendini bu lezzetlerden mahrum bırakma; çünkü betonun arasında sıkışıp kalmış ruhun, gerçek bir sofranın sıcaklığına her şeyden çok ihtiyaç duyuyor.