Körfezde Bir Ayı Aşan Gerilim: Beklenmeyen Direnişin Gölgesinde
Amerika Birleşik Devletleri ve siyonist İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırının üzerinden bir aydan fazla zaman geçti. ‘Bugün biter, yarın diner’ denilen bu gerilim, tahminlerin aksine giderek büyüdü, bölgenin tamamını saran bir yangına dönüştü. Masadaki tartışmalar ‘Bu bir ABD stratejisi miydi, yoksa Trump bir tuzağa mı çekildi?’ ekseninde yoğunlaşırken, savaşın kısa sürede bitse bile iki yıkıcı gerçeği gün yüzüne çıkaracağı şimdiden aşikâr.
Birincisi; ABD, ister bir plana uyarak isterse de itilerek bu girdaba girmiş olsun, tarih bu savaşı Amerika hegemonyasının düşüşe geçtiği ilk büyük milat olarak kaydedecektir. Dünyanın süper gücü olarak bilinen bir imparatorluğun, bölgesel bir güç karşısında bu denli zorlanması, küresel dengeleri derinden sarsacak bir emsal teşkil ediyor. Başkanlık koltuğunda kim olursa olsun, ABD’nin hegemonyasını sürdürmek adına bu tür ‘çılgınlıklara’ tevessül edeceği uzun süredir konuşuluyordu. Bu savaş, aslında bir hegemonya mücadelesinin acımasız ve kaçınılmaz bir yansıması.
Amerika’nın Çatırdayan Hegemonyası ve Küresel Sarsıntı
Amerika’nın küresel hegemonyası, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sarsılmaz bir kale gibi duruyordu. Ancak son yıllarda Çin’in yükselişi, Rusya’nın meydan okumaları ve bölgesel aktörlerin güçlenmesiyle bu yapı giderek zayıflamaya başlamıştı. İran’a yönelik bu saldırı, yalnızca bir çatışma olmaktan öte, ABD’nin kendi gücünü ve nüfuzunu koruma çabasının son çırpınışlarından biri olarak okunabilir. Böylesine stratejik bir bölgede, beklenenden uzun süren ve maliyeti giderek artan bir savaş, Washington’ın kaynaklarını tüketirken, uluslararası arenadaki itibarını da zedeleyecektir. Bu durum, sadece Ortadoğu’yu değil, tüm dünyayı kapsayan yeni güç dengelerinin şekillenmesine yol açacak bir dönüm noktası olabilir. Bu sarsıntı, vatandaşın cebinden uluslararası ticarete, enerji fiyatlarından günlük yaşama kadar pek çok alanda hissedilmeye başlanmıştır bile.
Beklenmedik Birleşik Cephe: İran Halkının Onurlu Duruşu
Savaşın ikinci çarpıcı sonucu ise İran halkının sergilediği şaşırtıcı ‘yurtsever’ tavırdı. Yakın tarihte birçok ulusal kurtuluş savaşında halkların ortak direnişine tanık olduk. Ancak mevcut rejime karşı içeride güçlü bir muhalefetin olduğu İran gibi ülkelerde, ABD saldırısı karşısında tam tersi bir beklenti hakimdi. Amerika yönetimi de tüm stratejilerini bu beklenti üzerine kurmuştu. İran halkına ayaklanma çağrıları yapılması, diasporadaki İranlıların rejime karşı kışkırtıcı söylemlerinin medyada geniş yer bulması asla tesadüf değildi. Oysa bu çağrılar, tüm dünyada büyük bir tepkiyle karşılandı. Dahası, İran halkı, ülkesine yönelik dış müdahaleye karşı onurlu bir duruş sergileyerek emperyalizme karşı müthiş bir dayanışma örneği sundu. Bu, Batılı başkentlerdeki analistlerin tüm hesaplarını altüst eden, ezber bozan bir manzaraydı.
Cafer Penahi’den Batıcı Aydınlara Tokat Gibi Cevap
Bu direnişin en çarpıcı örneklerinden biri, önceki gün dünya medyasında yankılandı. İran sinemasının yaşayan efsanesi, Cannes, Berlin ve Venedik gibi prestijli festivallerden onlarca ödülle dönmüş, ülkesindeki rejim tarafından hapse atılmış, film çekmesi yasaklanmış muhalif yönetmen Cafer Penahi… ‘Ayna’, ‘Taksi Tahran’ ve ‘Ayı’ gibi başyapıtların mimarı bu aydın, ABD ve siyonist İsrail’in İran’a başlattığı savaşa karşı öyle bir açıklama yaptı ki, bu coğrafyada kendi ülkelerine karşı yabancılaşmış, ‘Batıcı’ diye tabir edilen aydınlara adeta tokat gibi çarptı. Cafer Penahi, Cannes Film Festivali’nde kazandığı Altın Palmiye ödülünün ardından hakkında verilen hapis cezasına rağmen İran’a döndü ve cümleleri tarihe not düşüldü: ‘Tek pasaportum, tek vatanım var, onun için ölmeye geldim.’ Bu sözler, vatan sevgisinin siyasi ayrılıkları aştığını gösteren, güçlü ve sarsıcı bir duruşun ifadesiydi.
Türkiye’nin Aydınları ve Yabancılaşmanın Gölgesi
Penahi’nin bu yurtsever çıkışına, değerli hocamız Erol Göka’dan sitem dolu bir tepki geldi: ‘Her zaman ülkesine sahip çıkan muhalif İranlı aydınlar ile bizim hayli yabancılaşmış aydınımsılar arasındaki fark gerçekten de çok dikkat çekicidir.’ Ardından iki ülkenin derin tarihine atıfla çarpıcı bir analiz sunarak şu yorumla sözlerini noktaladı: ‘Ülkelerine yapılan son saldırıda da İranlı muhalif aydınlar, başta Abdülkerim Süruş ve Penahi olmak üzere, rejimi sert biçimde eleştirmelerine rağmen yine ülkelerinin yanında yer aldılar. Alkışlıyorum bu gerçek aydınları. Darısı bizim aydınımsıların başına!’ Bu, alkışlanmayı hak eden bir tavırdı. Bir zamanlar bizde tam tersi söylense de, son dönemde hepsinde olmasa bile önemli sol Kemalist kesimde benzer bir hassasiyet dikkat çekmeye başladı. Amerika’da yaşayan, 4.5 milyon takipçili sosyal medya fenomeni Hasan Piker (‘Hasan Abi’ olarak bilinir), solcu kimliği ve Başkan Erdoğan karşıtlığıyla tanınmasına rağmen, ‘Türkiye’ye bir ABD saldırısı olursa nasıl tavır alırsın?’ sorusuna tereddütsüz şöyle cevap verdi: ‘Eleştirdiğim Erdoğan’ın yanında yer alırım…’
Gerçek Vatanseverlik ve Yüzleşmemiz Gereken Acı Gerçek
Bu umut verici değişimlere rağmen, hâlâ çok derin bir sorunumuz olduğu da acı bir gerçek. Zira hâlâ ABD’nin FETÖ darbe girişimi, ekonomik saldırıları karşısında susan, dışarıdan medet uman, hatta son dönemde ‘Terk edilmiş hissediyoruz’ diye Batılı efendilerine yalvaran bir siyaset sınıfı aramızda dolaşıyor. Bu aydınlar ve siyasetçiler, kendi ülkesinin çıkarlarını değil, dış güçlerin beklentilerini önceleyerek, milli duruşun ne anlama geldiğini dahi sorgulatmaktadırlar. İranlı muhaliflerin bile ülke bütünlüğü söz konusu olduğunda sergilediği onurlu direniş, bize, gerçek vatanseverliğin tanımını yeniden yapma ve kimin gerçekten bu topraklara ait olduğunu sorgulama fırsatı sunuyor. Bu yüzleşme, sadece siyasetin değil, her vatandaşın asli görevidir.