Adaletin Labirentinde Bir Masumiyet Arayışı
Türkiye’nin kalbine saplanan bir hançer gibi aylardır gündemden düşmeyen Narin Güran davasında sular durulmuyor. Toplumun kolektif hafızasında derin izler bırakan bu trajedi, sadece bir cinayet dosyası değil, aynı zamanda yargı sisteminin ve medya etiğinin devasa bir sınavı haline geldi. Bugün gelinen noktada, sanık Nevzat Bahtiyar’ın sekizinci kez değiştirdiği ifadesi, davanın seyrini bambaşka bir mecraya sürüklerken akıllarda tek bir soru var: Bir insanın sekiz kez yalan söylediği bir denklemde, gerçeğe nasıl ulaşılacak?
Narin’in ağabeyi Baran Güran’ın isyanı aslında hepimizin içindeki o derin kuşkunun sesi. Aile bireylerinin tek bir çizgide duran ifadelerine karşılık, her duruşmada farklı bir senaryo ile mahkeme heyetinin karşısına çıkan bir profilin çizdiği tablo, adaletin tecellisine dair şüpheleri körüklüyor. Toplumsal psikolojiyi derinden sarsan asıl mesele ise, henüz somut deliller olgunlaşmadan sosyal medya ve ana akım medyanın kurduğu o ‘infaz sehpaları’. Ailenin topyekün hedef tahtasına oturtulması, sadece bir hukuki süreci değil, bir ailenin onurunu ve yasını da darmadağın etti.
Medya Linci ve Yargısız İnfazın Gölgesinde Gerçek
Hatırlayalım; davanın en başından beri sızdırılan her eksik bilgi, kamuoyunda bir nefret dalgasına dönüştürüldü. Bir annenin evlat acısıyla baş başa kalmasına izin verilmeden ‘katil’ ilan edilmesi, teknik olarak hiçbir şey ifade etmeyen baz kayıtlarının mutlak gerçek gibi sunulması, toplumdaki adalet duygusunu zedeleyen unsurlar oldu. Populizm rüzgarına kapılan isimlerin ve reyting uğruna kutsal değerleri çiğneyen yapıların yarattığı bu sis perdesi, maalesef davanın özünden uzaklaşılmasına neden oldu. Oysa bir hukuk devletinde, bir anneyi kendi çocuğunun katili olarak suçlamak için sarsılmaz, bilimsel ve hayatın olağan akışına uygun kanıtlara ihtiyaç vardır.
Mahkeme başkanının karara koyduğu o tarihi şerh, aslında hukuki sağduyunun hala nefes aldığını gösteriyor. Anne, ağabey ve amcanın kısa sürede ortaklaşa cinayet işlediği varsayımının hayatın doğal akışıyla çeliştiğine dair yapılan vurgu, dosyanın yeniden ve daha titizlikle incelenmesi gerektiğini haykırıyor. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in bu kördüğüme dair takınacağı tavır ve hukuki derinlik, toplumun sarsılan adalet inancını onarmak adına hayati bir önem taşıyor.
İstanbul: Fırtınanın Ortasında Güvenli Bir Liman
İçeride bu trajik dava ile sarsılırken, dışarıda Türkiye’nin küresel bir aktör olarak sergilediği istikrar, coğrafyamızın kaderini tayin ediyor. Dünyanın dört bir yanından gelen 155 delegasyonun İstanbul’da buluşması, sadece diplomatik bir başarı değil, Türkiye’nin bir ‘güven adası’ olduğunun tescilidir. Parlamentolar Arası Birlik (PAB) 152. Genel Kurulu için İstanbul’u seçen dünya başkentleri, serseri füzelerin ve ekonomik krizlerin gölgesinde Türkiye’nin sağduyulu duruşuna bir selam duruyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un da vurguladığı gibi, İstanbul başlı başına bir dünya markasıdır. Bölgedeki savaş tamtamlarına rağmen Türkiye’nin hem saldırganlığı telin eden hem de savaşı yaymama iradesi gösteren denge politikası, uluslararası arenada karşılık buluyor. Gelecek nesillere umut yeşertmek amacıyla toplanan bu dev organizasyon, Türkiye’nin hem kendi içindeki adalet arayışında hem de dünya barışındaki kilit rolünde ne kadar vazgeçilmez olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Toplum olarak ihtiyacımız olan şey, hem içerideki davalarımızda hakikati bulmak hem de dışarıdaki fırtınada limanımızı korumaktır.