Maskeler Düştü: Avrupa’nın Bilinçaltındaki Türkiye Korkusu
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in geçtiğimiz günlerde yaptığı, Avrupa kıtasının tamamlanmasına dair o çarpıcı çıkış, aslında bir dil sürçmesinden çok daha fazlasını barındırıyor. “Rus, Türk veya Çin etkisine girmeyelim” derken kurulan bu cümle, Brüksel koridorlarında yıllardır saklanan o köklü korkunun dışavurumu niteliğinde. Brüksel her ne kadar bu sözlerin Balkanlar özelinde söylendiğini ve bağlamından koparıldığını iddia etse de, mesele sadece coğrafi bir sınır meselesi değil. Bu, Avrupa’nın kendi içindeki yetersizlik hissinin ve Türkiye’nin yükselen bölgesel gücü karşısında duyduğu o kadim endişenin en net kanıtıdır.
Avrupa, bugün kendi savunmasını bile organize etmekten aciz bir görüntü sergilerken, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’nin askeri caydırıcılığından vazgeçemiyor. Ancak iş masada eşit ortaklığa geldiğinde, karşımızda sürekli değişen kriterler ve oyalama taktikleri buluyoruz. Leyen’in sözleri aslında bir itiraf niteliği taşıyor: Türkiye’yi kendi saflarına katmak yerine, onu Rusya ve Çin ile aynı paranteze alarak bir tehdit unsuru gibi kurguluyorlar. Oysa aynı Batı, İncirlik’ten Malatya’ya kadar uzanan savunma hatlarında Türk askeriyle omuz omuza durmaktan çekinmiyor. Bu çelişki, Avrupa’nın jeopolitik körlüğünün en somut örneğidir.
Londra ile Yeni Sayfa: Stratejik Ortaklığın Derinliği
Brüksel’de bu dışlayıcı hava hakimken, Manş Denizi’nin öte yakasında bambaşka bir rüzgar esiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile İngiliz mevkidaşının İstanbul’da sergilediği o kararlı duruş, dünya siyasetinde yeni bir eksenin işareti olabilir. İmzalanan “Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi”, sadece kağıt üzerinde kalan bir metin değil; Ortadoğu’nun güvenliğinden iklim krizine kadar uzanan devasa bir iş birliği sahasını kapsıyor. Bu noktada, MI6’in eski şefi Richard Moore’un yaptığı değerlendirme oldukça manidar. Moore, Avrupa’nın “gevşek söylemlerinin” aksine, İngiltere ve Türkiye’nin refah ve güvenlik için hayati bir ortaklıkta buluştuğunu vurguluyor.
İngiltere’nin bu yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin hantal ve ideolojik saplantılarla dolu bürokrasisinden sıyrılmış, daha pragmatik ve gerçekçi bir dış politika anlayışını temsil ediyor. Londra, Türkiye’nin bölgesel bir dengeleyici olarak vazgeçilmezliğini görmüş durumda. Bu durum, Türkiye’nin sadece Batı’ya bağımlı bir aktör olmadığını, aksine kendi oyun kurucu rolünü her geçen gün tahkim ettiğini gösteriyor. Vatandaşın cebini ve güvenliğini doğrudan ilgilendiren bu hamleler, Türkiye’nin uluslararası arenada elini güçlendiren en önemli kozlar arasında yer alıyor.
Çin ve Rusya Dengesi: Ankara’nın Müstakil Yolu
Batı merkezli medya organları ve onların içerideki uzantıları, Türkiye’yi sürekli bir “eksen kayması” tartışmasıyla baskı altına almaya çalışıyor. Rusya ve Çin’i birer “öcü” gibi göstererek Türkiye’nin enerjisini Batı’nın çıkmaz sokaklarında harcamasını bekleyenler, bugün büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Ukrayna savaşının başından bu yana izlenen o hassas denge politikası, Ankara’yı hem Moskova hem de Pekin karşısında ezilmekten kurtardığı gibi, her iki güç merkeziyle de rasyonel ilişkiler kurmasını sağladı.
Dünya üzerinde pek çok ülke safını seçmeye zorlanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin kendi rotasını çizmesi, Avrupa’nın en çok çekindiği durumdur. Kendi kıtasını dahi birleştiremeyen, ordusuz ve vizyonsuz bir Avrupa’nın; devasa projelerle dünyayı birbirine bağlayan Türkiye, Rusya ve Çin arasındaki geçiş yoluna hükmetmeye çalışması boş bir hayalden ibarettir. Sonuçta görüyoruz ki; Türkiye ne birilerinin uydusu olmayı ne de Batı’nın çizdiği dar kalıplara sığmayı kabul ediyor. Bu bağımsız duruş, önümüzdeki yıllarda küresel güç dengelerinin yeniden tanımlanmasında en belirleyici faktör olacaktır.