Haseke’de Sessizlik: Kasrak Üssü Boşaltıldı
Takvimler 18 Nisan 2026’yı gösterirken, Ortadoğu’nun jeopolitik haritası son yılların en sert kırılmalarından birine şahitlik ediyor. 13 yıldır devam eden iç savaşın, işgal girişimlerinin ve bölgeyi kaosa sürükleyen vekalet savaşlarının ardından dün gece Haseke kırsalında sessiz ama derinden bir hareketlilik yaşandı. ABD ordusu, bölgedeki kritik kalelerinden biri olan Kasrak üssünü tamamen boşaltarak Suriye topraklarındaki son askeri varlığına nokta koydu. Bu sadece bir askeri geri çekilme değil; aynı zamanda Batı’nın bölgedeki bir asırlık dizayn çabasının iflas bayrağını çekmesidir.
Tom Barrack’tan Tarihi İtiraf: Yüz Yıllık Yanlış
Antalya Diplomasi Forumu’nda konuşan ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, yaşanan bu tektonik sarsıntıyı bizzat teyit etti. Barrack, ‘Yüz yıldır yapılanın tam tersini yaptık ve son askerimizi çektik’ diyerek aslında bir itirafta bulundu. Lübnan asıllı olması hasebiyle bölgeyi iyi tanıyan Barrack’ın, Arap Baharı sürecini ‘hata’ olarak nitelendirmesi, Washington koridorlarında rüzgarın artık tamamen tersinden estiğini gösteriyor. Bölgede zorlama demokrasilerin değil, güçlü liderliklerin ve tarihsel kodlara uygun yönetimlerin ayakta kalabildiği gerçeği artık gizlenemiyor.
Sınırda Yeni Dönem ve Güvenlik Parametreleri
Türkiye’nin yoğun diplomatik ve askeri baskısı, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması noktasında nihayet meyvelerini veriyor. PKK/YPG gibi terör aparatlarının ABD desteğinden mahrum kalması, bölgede istikrarın yeniden inşası için en büyük engel olan ‘terör koridoru’ hayalini suya düşürdü. Şam yönetiminin çekilen bölgelere konuşlanmaya başlaması, mültecilerin geri dönüşünden sınır güvenliğine kadar pek çok dosyada yeni bir sayfa açıyor. Ancak bu süreçte asıl dikkat edilmesi gereken, bölgedeki ‘eski alışkanlıklarını’ özleyen odakların provokasyon girişimleridir.
Toplumsal Cinnetin Faturası Pink Floyd’a mı Kesilecek?
Küresel ölçekte bu devasa değişimler yaşanırken, içeride Kahramanmaraş’ta yaşanan okul baskını üzerinden dönen tartışmalar, toplumsal algımızın ne kadar sığ sulara çekilebildiğini kanıtlıyor. Olayın sorumluluğunu Pink Floyd’un ‘The Wall’ şarkısına bağlayan zihniyet, aslında 1979’da yazılan bir manifestonun ne anlattığını kavramaktan aciz duruyor. Roger Waters’ın sistem eleştirisini, ergenlik sancıları ve şiddet sarmalıyla bir tutmak, asıl sorunu halının altına süpürmekten başka bir işe yaramıyor. Dünyada güç dengeleri değişirken, gençlerimizin içine düştüğü kimlik bunalımını bir rock albümüne bağlamak, gerçekçi bir stratejistin değil, sorumluluktan kaçan bir yetişkinin tavrıdır. Müzik şiddet üretmez; şiddet, adaletsizliğin ve geleceksizliğin hüküm sürdüğü her zeminde kendine zaten yol bulur.