Ortadoğu’daki gerilim bulutları tavan yaparken, Washington’dan yükselen beklenti netti: İran’a yönelik sert adımlar, rejime muhalif kitleleri sokağa dökecek, böylece içten bir çöküş tetiklenecekti. Eski ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bu senaryo üzerine inşa ettiği plan, ne var ki, tam anlamıyla duvara tosladı. Zira beklenen patlama İran sokaklarında değil, tam aksine, küresel politikanın kalbi sayılan Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi şehirlerinde yaşandı. Bu ironik gelişme, jeopolitik hesaplamaların ne denli yanıltıcı olabileceğini ve halkların tepkilerinin, bazen en deneyimli stratejistlerin bile öngöremediği rotalara sapabileceğini bir kez daha kanıtladı.
İran Neden Ayaklanmadı?
Peki, bu büyük beklenti neden boşa çıktı? İran rejiminin saldırılar başlamadan önce sokaklardaki hareketliliği olağanüstü bir sıkılıkla kontrol altına alması, hiç şüphesiz önemli bir etkendi. Ancak durum sadece baskıdan ibaret değildi. Bir dış saldırı tehdidi altında, genellikle ulusal birlik duygusu ön plana çıkar. İran’daki muhalif gruplar da, ülkeleri hedef alınırken eylem yapmanın, onları vatan haini konumuna düşüreceğini ve kamuoyu desteğini tamamen kaybedeceklerini fark ettiler. Bu, akıllıca bir stratejik geri çekilmeydi. Dahası, uzun yıllardır süregelen dış müdahalelerin hafızası, İran halkını kendi kaderini tayin etme konusunda hassas kılmış, olası bir dış destekli ‘devrim’ fikrine karşı dirençli hale getirmişti. Kısacası, dışarıdan kışkırtılan bir ayaklanma, kendi dinamiklerini yaratmaktan uzaktı.
ABD Sokaklarında Yankılanan Öfke
İran’daki sessizliğe karşın, Amerika’nın dört bir yanında patlak veren kitlesel protestolar, senaryonun beklenmedik yüzünü ortaya koydu. Minnesota’da düzenlenen ve on binlerce kişinin katıldığı en büyük mitingde açılan İran bayrakları, meselenin sadece İran politikası değil, daha derin bir küresel adalet arayışı olduğunu gösteriyordu. Bu gösteriler, ABD’nin kendi içindeki çelişkileri, özellikle de dış politikadaki tutarsızlıkları ve militarist eğilimleri sorgulama ihtiyacını gözler önüne serdi. Halkın, savaşın yükünü ve ahlaki bedelini sorgulaması, Washington’daki elitlerin duvarlarla çevrili dünyasına bir ayna tutuyordu.
Bernie Sanders’tan Tarihi Dersler
Bağımsız Senatör Bernie Sanders, Minnesota’daki o tarihi mitingde yaptığı konuşmayla, yaşananları tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Sanders’ın vurguları, Amerikan dış politikasının kronikleşmiş bir hastalığını işaret ediyordu: “Amerikan halkına Vietnam savaşı hakkında yalan söylendi. Irak savaşı hakkında yalan söylendi. Ve bugün İran savaşı hakkında da bize yalan söyleniyor.” Bu sözler, devasa bir ‘merak boşluğu’ değil, doğrudan bir itiraf niteliğindeydi. Trump’ın bir barış adayı olarak vaatlerini hatırlatan Sanders, onun “sonsuz savaşlara son” sözünün koca bir yalan olduğunu ve Netanyahu ile girişilen İran savaşının hem anayasal hem de uluslararası hukuka aykırı olduğunu sertçe ifade etti. Bu, sadece bir partiye değil, Amerikan devlet geleneğine yönelik topyekûn bir eleştiriydi.
Trump’ın Anlaşılmaz Hamlesi ve Derinleşen Yarık
Geçtiğimiz seçimlerde halktan güçlü bir destek alarak ikinci kez seçilen Donald Trump’ın, kampanya dönemindeki ‘anti-savaş’ söylemini bir kenara bırakıp, adeta bile bile lades diyerek ülkesinin büyük bir kısmını karşısına alması, birçokları için anlaşılmaz bir hamleydi. Acaba bu, onun dış politika danışmanlarının mı, yoksa perde arkasındaki güçlü lobilerin mi etkisiydi? Yoksa Trump, kendi tabanının dahi kabullenemediği bir maceraya sürüklenirken, eski vaatlerinin ruhuna ihanet mi ediyordu? Bu kararın yankıları, Amerikan toplumundaki siyasi bölünmeleri daha da derinleştirdi. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu savaş karşıtlığı, muhafazakârlardan liberallere, ilerici gruplara kadar geniş bir yelpazede ortak bir payda yarattı. Sanders’ın Senato’da İsrail’e yönelik 1 milyar dolarlık silah satışını engelleme çabası, bu geniş konsensüsün somut bir göstergesiydi.
Demokratların Beklenen İkiyüzlülüğü
Peki, bu yeni atmosfer, İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı saldırıları başladığında iktidarda olan Demokratların dış politika duruşunu değiştirecek mi? Ne yazık ki, tarihsel gözlemler ve mevcut politik dinamikler, bu sorunun cevabını “hayır” olarak fısıldıyor. Demokratlar, muhtemelen önce İsrail’in küresel çapta yitirdiği ahlaki üstünlüğün yarattığı dalgayı arkalarına alıp Trump’ı siyaset sahnesinden devirmek isteyeceklerdir. Ancak bu başarının ardından, Siyonist politikalara hizmet etme geleneğine kaldıkları yerden devam etmeleri, birçok gözlemci için kaçınılmaz bir sondur. Amerika’daki siyasi tarlaların, hangi parti iktidara gelirse gelsin, belirli lobiler ve çıkarlar uğruna sürülmemiş bir karış toprağı kalmadığı acı gerçeği, bu çemberin kırılmasına engel oluyor.