MENÜ
04 Haziran 2026 Perşembe
DOLAR 45,9864 ▲ %0,02
EURO 53,5198 ▲ %0,25
ALTIN 6.609,04 ▲ %0,84

Ortadoğu’nun Büyük Çözülme Tehlikesi: Körfez Neden Hâlâ Sessiz?

Cepheler Değil, Başkentlerin Tereddütleri Yakıyor

Tarihin sayfaları, Ortadoğu’da çıkan büyük yangınların çoğu zaman cephe hatlarında değil, başkentlerin kararsızlığında, tereddütlerinde veya kasten ihmallerinde filizlendiğini fısıldar bize. Bugün de değişen bir şey yokmuş gibi duruyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik son hamleleriyle başlayan süreç, kısa sürede iki ana aktör arasındaki doğrudan bir çatışma olmaktan çıkıp, vekiller ve sahadaki kırılgan güç dengeleri üzerinden genişleyen, zehirli bir gerilime dönüştü. Bu tehlikeli genişleme, özellikle Körfez ülkeleri ve Irak gibi kilit coğrafyaları, ‘taraf olmak’ ya da ‘tarafsız kalmak’ gibi ölümcül kararlar arasına sıkıştırıyor.

Körfez’in Varlık Mücadelesi: İdeoloji mi, Hayatta Kalma mı?

Körfez başkentleri için bu kriz, sadece siyasi bir çekişme veya ideolojik bir hesaplaşma olmaktan çok öte bir anlam taşıyor: Bu, doğrudan bir varoluş mücadelesi. İran’ın bölgedeki enerji altyapılarına veya stratejik hedeflere yönelik olası saldırıları, bu ülkeler için artık soyut bir tehdit olmaktan çıktı; kapılarını çalmak üzere olan somut bir felaket senaryosu halini aldı. Buna rağmen, doğrudan bir askeri çatışmanın içine atılma konusunda belirgin bir isteksizlik var. Çünkü bu savaşın matematiği, bildiğimiz savaşlardan farklı. Bir tarafa dahil olmak, sanıldığı gibi güvenlik sağlamaktan çok, kendinizi doğrudan bir hedef tahtasına oturtmak anlamına geliyor. Bu yüzdendir ki Körfez ülkeleri, ABD ile geleneksel müttefiklik ilişkilerini korurken, fiili çatışmanın dışında kalabilecekleri, riskli bir gri alanı tercih ediyor. Lojistik destek, istihbarat paylaşımı ve diplomatik hizalanma, bu ince ayarlı stratejinin temelini oluşturuyor.

Irak: İki Ateş Arasında Kalan Kırılgan Köprü

Bu karmaşık ve ölümcül denklemin en kırılgan halkası ise şüphesiz Irak. Bir yandan İran’a yakın milis grupların ülkedeki nüfuzu, diğer yandan ABD’nin askeri varlığı, Bağdat’ı tabiri caizse iki ateş arasında bırakıyor. Bu sıkışmışlık içinde Irak’ın tek önceliği, kendi topraklarının bir cephe ülkesine dönüşmesini engellemek; ancak sahadaki değişen gerçekler ve vekalet savaşlarının doymak bilmez iştahı, bu mesafeyi korumayı her geçen gün zorlaştırıyor. Bölgenin geçmişinde yaşanan trajediler, Irak’ın neden bu kadar temkinli davrandığının acı birer kanıtı niteliğinde.

Sessizlik Nereye Kadar? Zorunluluk Kapıyı Çalarsa…

Peki, Körfez ülkeleri ve Irak, ABD’nin yanında savaşa girer mi? Cevap şimdilik net ama derin koşullar barındırıyor: Hayır, en azından bugün için. Ancak İran’ın saldırılarını daha da derinleştirmesi, özellikle bölgenin can damarı olan enerji hatlarını sistematik biçimde hedef alması durumunda, bu temkinli tutum hızla değişebilir. O noktada savaş, bir tercih olmaktan çıkıp, ülkelerin varlığını sürdürmesi için kaçınılmaz bir zorunluluk halini alacaktır. Bu, sadece bölgesel değil, küresel ekonomiyi derinden etkileyecek ve belki de tüm dünyanın seyrini değiştirecek bir kırılma noktası olabilir.

Washington’a Güven Bitti, Bağlılık Bitmedi

Bugünün farkı ve belki de en ironik yanı şu: Bölge ülkeleri artık Washington’a eskisi kadar güvenmiyor, zira ABD’nin geçmişteki siyasi manevraları ve ani kararları, bu güvensizliği pekiştirdi. Ancak paradoksal bir şekilde, onsuz da hareket edemiyorlar. Bu ikili bağımlılık, onları ne tam tarafsız ne de tam taraf yapıyor; sadece ince, kırılgan ve sürdürülebilirliği şüpheli bir denge üzerinde tutunmaya zorluyor. Ve bu dengenin en tehlikeli yanı şu: Herkesin dışında kalmaya çalıştığı bir savaş, sadece bir kıvılcımla, bir anda herkesin içinde bulunduğu, kontrol edilemez bir felakete dönüşebilir. Bu durum, bölge halkı için bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve sürekli bir tehdit demek. Her an patlamaya hazır bir bombanın üzerinde yaşamak, sıradan vatandaşın omuzlarındaki en ağır yük.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir