MENÜ
04 Haziran 2026 Perşembe
DOLAR 45,9864 ▲ %0,02
EURO 53,5198 ▲ %0,25
ALTIN 6.609,04 ▲ %0,84

Ortadoğu’da Büyük Oyun: ABD Kontrolü Mü Kaybetti?

Jeopolitik Çalkantı ve Hegemonya Krizi

Ortadoğu’nun sarsıntıları, son altı gündür bölgeyi saran sıcak çatışmalarla yeni bir evreye girmiş durumda. İran’ın, dini liderini kaybetmesine rağmen İsrail ve müttefiklerine karşı saldırılarını yoğunlaştırması ve stratejik Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararlılığı, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel enerji piyasalarını da tehdit ediyor. Bu tırmanışın en çarpıcı yansıması, bir İran füzesinin Türkiye sahasında etkisiz hale getirilmesi oldu. Ankara’nın, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan aracılığıyla Tahran’a yaptığı diplomatik uyarı, Türkiye’nin çatışmaların yayılma riskine karşı ne kadar olan hassasiyetini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak bu olaylar dizisi, sadece bölgesel bir gerginlik olmaktan öte, küresel güç dengelerinin sorgulandığı felsefi bir krize işaret ediyor.

ABD’nin İradesi mi, Sürüklenişi mi?

Siyonist İsrail’in başlattığı bu gerilimin en kritik sorusu, ABD’nin bu savaştaki rolü. Washington, bu çatışmaya kendi iradesiyle mi girdi, yoksa bölgesel müttefikleri tarafından bir çıkmaza mı sürüklendi? Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. John Mearsheimer’ın analizleri, bu sorunun yanıtında ABD’nin liderlik krizini gözler önüne seriyor. Mearsheimer’a göre, treni süren ABD değil, İsrail’dir. Bu durum, ABD’nin küresel hegemonya pozisyonunda yaşadığı erozyonun en somut göstergesidir. Başkan Trump’ın savaşın hedefleri konusundaki tutarsız söylemleri, Washington’ın bu karmaşık jeopolitik satranç tahtasında net bir stratejiye sahip olmadığını gösteriyor. Amerika’nın kendi hedeflerini tanımlayamaması, İsrail’in bölgesel çıkarlarının peşinden sürüklenen bir süper güç portresi çiziyor. Mearsheimer’ın “Derin bir beladayız” tespiti, bu kontrol kaybının ciddiyetini vurguluyor.

Tanrıların Alacakaranlığı ve Bölgesel Çöküş

Mearsheimer, savaşın olası bir sonucunu Alman mitolojisindeki “Götterdammerung” (Tanrıların Alacakaranlığı) kavramıyla açıklıyor. Bu senaryo, İran rejiminin çöküşün eşiğine gelmesi durumunda, tüm bölgeyi kendisiyle birlikte kaosa sürüklemesi anlamına geliyor. Eğer İran, varoluşsal bir tehdit altında kalırsa, elindeki tüm füze ve insansız hava araçlarını kullanarak Körfez’deki petrol altyapısını yerle bir edebilir. Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapanması, dünya ekonomisine feci bir darbe vuracaktır. Bu, sadece askeri bir yenilgi değil, bölgesel düzenin topyekûn çöküşü demektir. İran’ın ayakta kalma stratejisi, Mearsheimer’a göre, bu felaketi önlemenin tek yoludur. Aksi takdirde, bölgedeki tüm aktörler, varoluşsal bir felaketin gölgesinde kalacaktır.

Türkiye’nin Stratejik Duruşu ve Nükleer Silahlanma İhtimali

Prof. Mearsheimer’ın Türkiye’ye dair analizleri, bölgesel dinamiklerin ne denli karmaşık olduğunu gösteriyor. Eski İsrail Başbakanı Bennett’in “Türkiye, İsrail’in istikrarı için İran’dan daha büyük bir tehdit oluşturuyor” tespiti, İsrail’in bölgeye bakış açısını netleştiriyor. Mearsheimer, Türklerin de bu büyük resmi gördüğünü belirtiyor. Hem Türkiye hem de İran, İsrail’in bölgede parçalamak ve zayıflatmak istediği iki büyük ülke olarak algılanıyor. Türkiye için Suriye’de yaşananların bir benzerini hayal ettikleri düşüncesi, Ankara’nın Tahran’ın ayakta kalmasını neden stratejik bir gereklilik olarak gördüğünü açıklıyor. Bu varoluşsal tehdit algısı, Türkiye’nin savunma stratejilerinde radikal değişimlere yol açabilir. Mearsheimer’ın, Türkiye’nin nükleer silah edinme konusunu ciddi biçimde tartışmaya başladığına dair gözlemleri, bölgenin gelecekteki güvenlik mimarisine dair endişeleri artırıyor. Bu durum, Orta Doğu’da tırmanan gerilimin sadece mevcut çatışmayla sınırlı kalmayıp, nükleer caydırıcılık yarışını tetikleyebileceğini gösteriyor.</p gösteriyor.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir