Tahran’ın Retoriği ve Sahadaki Gerçekler
Uzun yıllardır İran rejimi, iç politikadaki baskıyı ve ülkenin kaynaklarının yoğunlaştığı Şii yayılmacılığını, ‘büyük şeytanla mücadele’ söylemi üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı. Bu retorik, Batı karşıtlığı ve direniş ekseninde şekillendi. Ancak sahadaki gelişmeler, bu resmi perspektifin Müslüman coğrafyada arzu edilenin aksine, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik hedeflerine hizmet eden bir bölünmeye, kaosa ve teröre zemin hazırladığını açıkça gözler önüne seriyor. Yakın tarihin karanlık sayfalarında, mollaların ABD’nin Irak’ı işgali sırasındaki işbirliği gibi büyük soru işaretleri halen tazeliğini korurken, bugün de durumun pek farklı olmadığı aşikar.
Bölgesel Gerilimlerin Toplumsal Maliyeti
Son çatışmaların yirminci gününe girilirken, İran’ın İsrail’den ziyade komşularına yöneldiği saldırılar, bölgedeki dengeleri bir kez daha altüst etti. Trump’ı peşinden sürüklediği bizzat ABD devlet aygıtının üst düzey yetkilileri tarafından itiraf edilen İsrail, Gazze’deki kazanımlarını sağlamlaştırıp Lübnan’daki işgalini genişletirken, İran’ın stratejisi bölge ülkelerinde yıkıma neden oldu. Türkiye’deki bazı analizler, bu durumu ‘ölüm kalım savaşı’ olarak yorumlayıp Körfez ülkelerini ‘topraklarında ABD’ye üs vermekle’ eleştirse de, bu yaklaşımın bölgesel istikrara ve halkların refahına nasıl bir katkı sunduğu sorgulanmalıdır. Vatandaşlar açısından bakıldığında, her yeni gerilim dalgası, ekonomik istikrarsızlık, artan güvenlik endişeleri ve toplumsal fay hatlarının derinleşmesi anlamına geliyor. Siren sesleri, roket saldırıları ve belirsizlik, bölge halklarının günlük yaşamının acı bir parçası haline gelmiş durumda.
Stratejik Paradoks ve Ortadoğu’daki Yankıları
Tahran’ın mevcut taktiği, nihayetinde İsrail’in stratejisine hizmet etmekten öteye gidemiyor. İsrail Başbakanı Netanyahu, bu kaos ortamından faydalanarak Gazze’deki soykırım iddialarını uluslararası gündemden düşürdü, elde ettiği kazanımları perçinledi ve Lübnan’daki işgalini daha da genişletti. Daha da vahimi, İran’a karşı olası bir koalisyonda yer almayacağı anlaşılan NATO ve AB’nin yerine, bölge ülkelerinin ikame edilmesi projesi olgunlaşmaya başlıyor. İran’ın, Arap ve Müslüman ülkelerin dışişleri bakanlarının bir araya geldiği saatlerde Riyad’ı hedef alması da, şüphesiz bu sürecin hızlanmasına yol açacak bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Eğer Tahran, tıpkı İsrail gibi, savaşı bölgeye yaymanın kendi çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyorsa, bu büyük bir stratejik yanılgı barındırıyor demektir. Bu durum, bölge halkları arasında yeni düşmanlıklar yaratmaktan ve uzun vadede Tahran’ın izolasyonunu artırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Diplomasi ve Bölgesel Çözüm Arayışları
Riyad’daki zirveden çıkan 6 maddelik bildiride ağırlıklı olarak İran’ın uyarıldığı eleştirileri yerindeydi. Dışişleri Bakanı Fidan’ın temaslarını yakından izleyen gazetecilerin aktardıklarına göre, ‘Ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlığını ve bölgedeki yayılmacı politikasını kınamışlardır’ ifadesinin Türk heyetinin çabalarıyla bildiriye dâhil edilmesi, Ankara’nın yapıcı ve dengeleyici rolünü bir kez daha ortaya koydu. Ülkemizi tüm savaşların dışında tutma konusundaki kararlılığını sergileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın direksiyonda olması, hem Türkiye hem İran hem de tüm bölge halkları için kritik bir şans. Bölgenin geleceği, çatışmayı körükleyen değil, diyaloğu ve işbirliğini önceliklendiren yaklaşımlarla inşa edilebilir. Aksi takdirde, her geçen gün artan gerilimler, Ortadoğu’yu daha derin ve geri dönülmez bir yıkıma sürükleyecektir.