Medya Ahlakında Geri Dönüşsüz Kırılma
Bölgemizden aldığımız işaretler, ulusal düzeyde ciddi yankıları olabilecek tehlikeli bir değişimi gözler önüne seriyor. Yakın zamana kadar, basınımızda intihar haberlerinin ele alınışına dair yazılı olmayan bir kural, kadim bir sağduyu vardı. Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin ışığında, bu tür olayların spekülasyona açılmaması, merak uyandıracak detayların verilmemesi ve hele ki görsel malzeme kullanılmaması yönünde bir mutabakat mevcuttu. Bu anlayış, toplumun en kırılgan anlarında hassasiyetle hareket etme sorumluluğumuzun bir nişanesiydi. Ancak ne yazık ki, bu asgari eşik, son dönemde yaşanan gelişmelerle tamamen aşılmış durumda. Medyada yaşanan bu başıboşluk, artık sadece yerel bir mesele olmaktan çıkıp, tüm ülkenin ruh sağlığını tehdit eden bir ulusal krize dönüşüyor.
Tıklama Hırsının Dehşeti: İnsanlık Uçurumu
Son olarak Erol Köse vakasında gördüğümüz tablo, bu çürümeyi en net haliyle gözler önüne serdi. Artık medya organları, etik sınırları tamamen zorlayarak, intihar gibi trajik bir olayı adeta bir magazin malzemesi gibi işleme cüretini gösteriyor. Olayın en mahrem detayları, ne idüğü belirsiz kişilerin komplo teorileri ve hatta ölmüş bir insanın ardından beddua eden ilgi müptelalarının hezeyanları çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Daha da vahimi, intihar anına ait olduğu iddia edilen görüntülerin bireysel hesaplar üzerinden ‘gazeteciyim’ diyen kişilerce paylaşılması, vicdanlarımızı derinden yaralıyor. Sanal dünyanın o doymak bilmez ‘tık’ hırsı, insan onurunu ayaklar altına alırken, bu durumun sadece dijital bir trendden ibaret olmadığını, çok daha derin toplumsal sorunlara işaret ettiğini görüyoruz.
Toplumsal Ruh Sağlığı ve Gençlerin Geleceği
Psikoloji uzmanlarımız bu durumu nasıl yorumlar bilemem ama yaşamın en çetin gerçeği olan ölümün, özellikle de intihar gibi yıkıcı bir sonun bu denli kolayca araçsallaştırılması, kolektif bilinçaltımızda derin yaralar açıyor. Özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz, sosyal medyayı ve haber bültenlerini saran bu tür şiddet ve çaresizlik uyarıcılarına maruz kaldıkça, toplumsal bağlarımız zayıflıyor, empati yeteneğimiz aşınıyor. İntiharın bu şekilde sürekli gündeme getirilmesi, maalesef, bazı hassas bireyler üzerinde ‘Werther Etkisi’ olarak bilinen taklit eğilimlerini tetikleyebilir. Toplumun en savunmasız kesimlerini, bu normalleştirme tehdidine karşı korumak zorundayız. Çünkü böylesine bir manipülasyona maruz kalan bir toplumun sağlıklı kalması, bir arada barış içinde yaşaması neredeyse imkansızdır.
Yeni Normali Reddetmek ve Ortak Vicdan Çağrısı
Bu gidişat karşısında sessiz kalmak, ülkenin geleceğini tehlikeye atmaktır. Bireysel olarak bu tür yayınları engellemek, görmezden gelmek bir yere kadar çözüm olabilir; ancak mesele, çok daha etkili ve sistematik bir müdahaleyi gerektiriyor. Bu, sadece medya kuruluşlarının değil, tüm sivil toplumun, eğitim kurumlarının, ailelerin ve devletin ortak sorumluluğudur. Adına ‘yeni normal’ denilerek dayatılan bu etik çöküşü topyekûn reddetmekten, ortak bir vicdan hareketiyle bu akımı tersine çevirmekten başka çıkış yolumuz yok. Ulusal bir duruş sergileyerek, insanlık onurunu ve toplumsal ruh sağlığımızı her türlü çıkarın üstünde tutmalıyız.