Medya ve Siyaset Arenasında Çifte Standart İddiaları
Türkiye siyaset sahnesinde uzunca bir süredir tartışma yaratan önemli bir odak kayması yaşandığı gözlemlenmektedir. Özellikle muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki kimi figürlerin ve onlara yakınlığıyla bilinen medya organlarının, ülkenin içinde bulunduğu bölgesel ve uluslararası gerilimleri göz ardı ederek, dikkatlerini Silivri’deki yargı süreçlerine yönlendirmesi dikkat çekicidir. Nitekim, kamuoyunun büyük bir kısmı İran ile ABD-Siyonist İsrail ittifakı arasındaki gerilimi yakından takip ederken, belirli çevrelerin odağını adeta bir türbe muamelesi çektikleri ‘lider maket odaları’na kadar indirgemesi düşündürücüdür. Bu durum, gazetecilik etiği ve kamuoyunu bilgilendirme sorumluluğu açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Yargılama süreci başladığı andan itibaren, belgelere ve tanıklara dayandırılan çok sayıda yolsuzluk iddiası karşısında adeta suskunluğa bürünen bazı ‘solcu’ ve ‘muhafazakâr maskeli’ gazetecilerin tutumu, mesleki hassasiyet konusunda şaşırtıcı bir ilgisizliği gözler önüne sermektedir. Oysa aynı çevrelerin, ‘İmamoğlu Suç Örgütü’ davası olarak bilinen yargılamaların başlamasıyla birlikte, savunma mekanizmalarını devreye sokarak, müthiş bir algı operasyonu başlattıkları iddia edilmektedir. Bu durum, Cumhuriyet dönemi yargılamalarından Ergenekon-Balyoz davalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede örnekler hatırlatılarak, mevcut davanın siyasi bir hedefleme olduğu tezini güçlendirme çabası olarak yorumlanabilir.
Somut Yolsuzluk İddiaları ve Kamuoyunun Bilgi Hakkı
Ne var ki, bu kapsamlı savunma ve algı çabalarına rağmen, çok sayıda somut yolsuzluk iddiasının göz ardı edildiği veya üstü örtülmeye çalışıldığı iddia edilmektedir. Örneğin, eski CHP’li müteahhit Ali Nuhoğlu’nun, İstanbul Boğaziçi’ndeki üç villayı Ekrem İmamoğlu’na 15 milyon TL bedelle devrettiği yönündeki çarpıcı itirafı, ne hikmetse bu ‘hassas’ çevrelerin gündemine girememiştir. Benzer şekilde, toprak dökümünden belediyeye aktarılması gereken 150-200 milyon doların Murat Gülibrahimoğlu’na gittiği ve bu işte İmamoğlu’nun da ortağı olduğu yönündeki ikinci adam Ertan Yıldız’ın iddiaları da medya tarafından gerektiği şekilde ele alınmamıştır.
Milyonlarca lirayı bulan Medya AŞ ihalelerindeki usulsüzlükler, Boğaziçi’nde haritacı Yakup Öner’in zenginlerden toplayarak ‘sisteme’ aktardığı iddia edilen milyon dolarlık meblağlar da sorgulanmamıştır. Beylikdüzü döneminde başlayıp İBB sürecinde de devam ettiği öne sürülen ‘sıvacı’ Adem Soytekin’in ‘çökme’ olayları ve iddianameye göre İstanbul’u adeta haraca bağlayan, CHP’nin il binasının alımında çanta çanta para taşıdığı iddia edilen ‘Kafa Koparan’ lakaplı Fatih Keleş’in faaliyetleri de pek çok medya kuruluşunun kapsama alanı dışında kalmıştır. Bu denli ses getiren yolsuzluk iddialarının, basın tarafından kapsamlı bir şekilde incelenmemesi ve kamuoyuna aktarılmaması, mesleki sorumluluk bilincinin sorgulanmasına yol açmaktadır.
Siyasi Adaylık ve Hukuki Süreç Arasındaki İnce Çizgi
Öte yandan, siyasi rakiplerinin eski bir suçluyla çektirdiği sıradan bir fotoğraf üzerinden günlerce linç kampanyaları düzenlenirken, bahsedilen bu ciddi yolsuzluk iddialarının hiçbir köşe yazısına veya haber bültenine taşınmaması, medya üzerindeki ideolojik baskıların ve taraflı yaklaşımların boyutunu gözler önüne sermektedir. ‘CHP’nin cumhurbaşkanı adayı yargılanıyor, bu dava siyasidir’ söylemi, tartışmaların odağını yolsuzluk iddialarından siyasi bir kurbana çevirme amacı taşımaktadır. Elbette yargılanan aktörler siyasi figürler olduğu için davanın siyasi bir boyutu olabilir. Ancak meselenin özü, bu aktörlerin siyasi kimlikleri değil, haklarında ileri sürülen ‘yolsuzluk’ iddialarının niteliğidir.
İmamoğlu’nun tutuklanması gibi bir gelişmenin ‘Hukuki bir olay olarak tarif etmek mümkün değil’ şeklinde yorumlanması, gerçeklerin üzerini örtmekten öteye geçmemektedir. Zira iddialara göre, yargılamanın başlayacağı bilindiği için İmamoğlu’nun, kendisini cumhurbaşkanı adayı yaptırmak için yoğun çaba sarf ettiği öne sürülmüştür. Bu durum, cumhurbaşkanı adaylığının, yolsuzluk iddialarından sıyrılmak için bir kalkan olarak kullanıldığı algısını güçlendirmektedir. İlk duruşmalarda görüldüğü üzere, İmamoğlu’nun savunmasını bir şovun merkezine, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ise siyasetini Silivri’ye odaklaması, partinin Türkiye ve dünya gündeminden koptuğunu ve siyasi bir intihara sürüklendiğini düşündürmektedir. Bu durumun, CHP’nin geleceği için ne denli hayırlı olacağı ise tartışma konusudur.
Aykut Erdoğdu ve Enver Aysever Vakaları
Silivri’de başlayan duruşmaların ilk günlerinde eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu ve avukat Hüseyin Ersöz’ün ifadeleri de dikkat çekmiştir. Kamuoyunun yakından tanıdığı bu isimler hakkında da çeşitli iddialar bulunmaktadır. Özellikle Aykut Erdoğdu’ya yöneltilen, iddianamede yer alan 1 milyon 200 bin dolarlık rüşvet iddiası, Vera Hereko şirketinin sahibi Serkan Aydın’ın tanıklığıyla bir kez daha gündeme gelmiştir. Aydın, kendisine çıkışı yapılan parayı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kreşleri için bağış yapmasını isteyen Erdoğdu’ya elden verdiğini ifade etmiştir. Bu iddia, olayın ciddiyetini artırmaktadır.
Avukat Hüseyin Ersöz ise gazeteci Enver Aysever’in ‘Hırsızın elini sıkmam’ sözüyle ilgili ‘yalan’ tanıklığıyla hatırlanmaktadır. Aysever’in bizzat kendisinin, Ersöz’ün bu konudaki beyanlarını yalanlaması, kamuoyunda çelişkili durumlar yaratmıştır. Bu gelişmeler yaşanırken, hakaret suçlamasıyla yaklaşık üç ay cezaevinde kalan gazeteci Enver Aysever’in nihayet özgürlüğüne kavuştuğu haberi de gelmiştir. Tutuklanmaması gerektiği yönündeki yaygın kanaate rağmen yaşadığı bu süreç sonrası, Aysever’e geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Tüm bu olaylar zinciri, Türkiye’deki yargı, medya ve siyaset ilişkilerinin karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.