MENÜ
23 Haziran 2026 Salı
DOLAR 46,4836 ▲ %0,01
EURO 53,2020 ▲ %0,04
ALTIN 6.263,06 ▲ %0,01

Washington Şaşkın: Ortadoğu’da Artık Kuralları İran Yazıyor Mu?

Bölgedeki Büyük Değişim: Washington’ın Gözünden Kaçanlar

Ankara’daki koridorlarda fısıltılar yükseliyor; Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor. Perdenin önündeki isimler ve sahnedeki ışıklar değişmese de, oyunun kuralları ve oyuncuların rolleri bambaşka bir noktaya evrildi. Özellikle İran’a yönelik son süreç, Washington’ın bu köklü dönüşümü henüz tam anlamıyla idrak edemediğini gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllardır bölgede alışılagelen güç denklemiyle hareket ettiğini düşünse de, Tahran artık eski temkinli kabuğunu kırmış durumda. Bir zamanlar dolaylı yollardan hareket eden, gerilimden kaçınan İran, bugün doğrudan müttefiklere saldırabilecek ve hatta bu saldırıların arkasında durabilecek bir aktör haline geldi.

Bu değişim yalnızca askeri kapasiteyle sınırlı değil; daha derin, psikolojik bir üstünlük mücadelesi yaşanıyor. Geçmişte bölgesel aktörler tarafından ‘çevrelendiği’ düşünülen İran, şimdilerde adeta kendi sınırlarını çiziyor, bölgesel politikalarda belirleyici bir rol üstleniyor. Bu dönüşümün kökleri, ABD’nin Irak işgali sonrası bölgede oluşan boşluklara ve İran’ın bu boşlukları ustaca doldurma stratejisine dayanıyor. Vekil güçler aracılığıyla elde edilen nüfuz, zamanla Tahran’a doğrudan harekete geçme cesaretini kazandırdı. Washington ise, bu yeni duruma karşı, geçmişin soğuk savaş taktikleriyle karşılık vermeye çalışarak adeta bir adım geride kalıyor.

Ekonomik Baskıların Çöken Duvarı

Ekonomi cephesinde de benzer bir tablo var. Yıllarca süren ağır yaptırımlar, İran ekonomisini boğmak, petrol ihracatını durma noktasına getirmek için tasarlanmıştı. Ancak bugün görüyoruz ki, İran petrolü hala küresel piyasalarda alıcı buluyor. İşin ilginç yanı, bunun herkesin malumu olması. Washington bir yandan ‘kısıtlamalar devam ediyor’ derken, diğer yandan o petrolün bir şekilde alıcıya ulaşmasına göz yummak zorunda kalıyor. Bu ‘kısıtlı yaptırım’ durumu, aslında yaptırım gücünün ta kendisinin ciddi bir erozyona uğradığını gösteriyor. Yaptırımların caydırıcılığı azaldıkça, İran’ın dış politikadaki manevra alanı da genişliyor, bölgedeki etkinliği daha da artıyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki durum ise bu yeni gerçekliğin en somut kanıtı. Dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan bu boğazda, İran’ın savaş öncesi sahip olmadığı bir egemenlik, bugün neredeyse de facto bir kabul haline geldi. ABD’nin stratejik ortakları ve hatta NATO üyeleri, gemilerini buradan geçirirken Tahran ile dolaylı yoldan temas kurma ihtiyacı hissediyorlar. Bunu tersten okuyalım: Yıllarca bölgeye askeri yığınak yapan, enerji güvenliğini sağlama misyonuyla hareket eden güç kimdi? Şimdi geçiş güvenliği için Tahran’ın dolaylı onayını arayan aktörler kimler? Bu durum, sahadaki güç dengesinin ne denli köklü bir değişime uğradığını gözler önüne seriyor.

Körfez’in Uyanışı ve Güvenlik Şemsiyesinin Akıbeti

Bölgedeki sessiz geri çekilmelerden biri de, ‘rejim değişikliği’ söyleminde yaşandı. Bir zamanlar yüksek sesle dile getirilen, İran’ın iç yapısını değiştirmeye yönelik bu iddialı hedef, bugün neredeyse fısıltıya dönmüş durumda. Büyük hedefler, bölgenin kadim gerçeklerine çarptı ve uygulamada karşılık bulamadı. Bu gelişme, Ortadoğu’daki uzun vadeli stratejilerin ne denli kırılgan olabileceğini bir kez daha kanıtladı.

Körfez ülkeleri için ise yaşananlar adeta soğuk bir duş etkisi yarattı. Yıllarca milyarlarca dolar ödeyerek satın aldıkları ‘güvenlik şemsiyesinin’, gerçek bir kriz anında, yağmur başladığında delik olduğu anlaşıldı. Savaş kendi kapılarına dayandığında, onların değerleri ancak petrol tesisleri vurulunca akla geldi. Sahadaki tablo, ‘Kim kontrol ediyor, kim bedel ödüyor?’ sorusunu daha gür bir sesle sorduruyor. Bu durum, Körfez ülkelerini kendi güvenlik politikalarını yeniden gözden geçirmeye, dış güçlere olan bağımlılıklarını azaltmaya iten önemli bir motivasyon kaynağı haline geldi. Bu dengesizlik, uzun vadede bölgedeki ittifak yapılarını da derinden etkileyecektir.

Diplomasinin Değişen Masası: Türkiye İçin Anlamı Ne?

Ortada tuhaf bir denge var. ABD hâlâ güçlü, evet. Ama artık oyunun her kuralını tek başına dikte edemiyor. İran ise elbette zafer kazanıyor demek doğru değil; ancak oyunun gidişatını bozma, kendi lehine çevirme kapasitesini önemli ölçüde artırmış durumda. Bu yüzden savaş uzadıkça mutlak bir kazanan çıkmıyor gibi görünse de, kaybedenin kim olduğu, yani eski kurallara tutunanların durumu daha görünür hale geliyor.

Ve en kritik nokta: Bu savaş silahla bitmeyecek. Bitseydi şimdiye kadar biterdi. Son sözü yine diplomasi söyleyecek, masalar kurulacak, müzakereler başlayacak. Ancak o masaya oturulduğunda, sandalyelerin yerlerinin değiştiği, başköşede tek bir gücün oturup tüm kuralları tek başına belirleyemeyeceği aşikâr. Washington, masada olacak, ancak artık bölgenin geleceğini tek başına çizemeyecek. İşte asıl mesele bu: Kaybetmek bazen sahadan çekilmek değil, oyunu eskisi gibi kurma gücünü kaybetmektir. Bu yeni denge, Türkiye gibi bölgesel aktörler için de hem büyük fırsatlar hem de ciddi riskler barındırıyor. Ankara, bu karmaşık jeopolitik zeminde kendi çıkarlarını korumak ve bölgedeki istikrarı desteklemek adına çok daha incelikli bir diplomasi yürütmek zorunda kalacak.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir