Ortadoğu’nun toz duman içindeki coğrafyasında, her patlayan bomba ve her değişen manşetle birlikte kamuoyunda yankılanan o kadim soru yeniden gündeme taşındı: “Sıra Türkiye’ye mi geliyor?” Bu soru, sadece bir güvenlik endişesini değil, aynı zamanda bölgesel bir algı operasyonunu da içinde barındırıyor. Ancak gerçeklerin duygulardan ve korkulardan arındırılmış bir şekilde analiz edilmesi, ülkemizin durduğu yeri anlamak adına hayati bir önem taşıyor. Öncelikle şunu net bir şekilde ifade etmek gerekir ki; bölgedeki istikrarsızlığın bir domino taşı gibi kapımıza dayanacağı tezi, mevcut siyasi ve askeri gerçeklerle örtüşmemektedir.
Bölgesel Güvenlik ve Komşuluk İlişkilerinin Perde Arkası
Türkiye ve İran arasındaki ilişkiler, tarihsel süreçte her zaman çok katmanlı bir yapıya sahip olmuştur. 560 kilometrelik zorlu bir sınır hattını paylaşan bu iki kadim devlet, zaman zaman iş birliği yapsa da stratejik düzlemde ciddi rekabetler yaşamıştır. Sanılanın aksine, İran bölgedeki istikrarsızlığın Türkiye’ye sıçramasının önünde bir kalkan değil, aksine PKK gibi terör unsurlarının Kandil’de varlığını sürdürmesine zaman zaman lojistik ve coğrafi zemin hazırlayan bir aktör olmuştur. Terör örgütünün yıllarca İran topçusuna sırtını dayayarak manevra yapması, Irak sahasında Talabani üzerinden kurulan kirli ittifaklar ve Suriye’deki gizli ajandalar, bu sürecin en somut kanıtlarıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa haklarını kullanarak sınır güvenliğini korumak adına yıllardır kararlı bir mücadele yürütmektedir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51. maddesi kapsamında yürütülen sınır ötesi operasyonlar, bölgedeki terör koridoru hayallerini boşa çıkarmıştır. Bu noktada Türkiye’nin sahip olduğu demokratik devlet geleneği ve sandıkla belirlenen siyasal iktidar yapısı, onu kapalı ve oligarşik yapılarla yönetilen komşularından kalın çizgilerle ayırmaktadır. Tahran’da meşruiyetini kendi iç dinamiklerinden alan bir yapı dümendeyken, Ankara’da halkın iradesine dayalı, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı esastır.
İstihbarat Savaşları ve Algı Yönetiminin Hedefi
Eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejat’ın, kendi içlerindeki MOSSAD ajanlarını temizlemek için kurulan birimin başındaki kişinin bile ajan çıktığına dair itirafı, komşu ülkelerdeki kurumsal erozyonun boyutlarını gözler önüne sermektedir. Türkiye ise Milli İstihbarat Teşkilatı ve emniyet birimleriyle, dış müdahalelere karşı çok daha dirençli ve profesyonel bir savunma hattına sahiptir. Son dönemde hem içerideki bazı çevrelerin hem de firari yapıların “sıra bize geliyor” ezgisini hep bir ağızdan söylemesi, toplumda bir korku iklimi yaratarak Türkiye’yi bölgesel bir girdabın içine çekme çabasından başka bir şey değildir.
Sonuç olarak, yeryüzünde hiçbir devlet dış tehditlerden tamamen muaf değildir ancak Türkiye, bu tehditlerle başa çıkabilecek binlerce yıllık devlet aklına ve toplumsal bilince sahiptir. Suriye ve Irak’ta sıkışan terör unsurlarının İran üzerinden yeni bir alan açma çabaları, Türkiye’nin dengeli diplomasi trafiği ve askeri gücüyle her defasında duvara çarpmaktadır. Bizler, maceralardan uzak, dengeli bir barış diplomasisi yürüterek ama her an en kötü senaryoya hazır kalarak bu coğrafyadaki varlığımızı tahkim etmeye devam edeceğiz. Sıra bekleyenler değil, oyun kuranlar bu toprakların geleceğini tayin edecektir.