Sahnelerin Işıltısından Yuvanın Sıcağına: Bir Ömrün Öyküsü
Sanat dünyasının bilinen yüzlerinden Bülent Serttaş, tam 23 yıldır eşi Selvi Serttaş ile adeta bir destan yazıyor. El ele, göz göze sürdürdükleri bu birliktelik, üç evlatları Miray, Bahadır ve Emir’in varlığıyla daha da perçinlenmiş durumda. Gelin görün ki, bu uzun soluklu beraberliğin ardında sadece aşk değil, kadim bir bilgelik yatmakta: Şanın ve şöhretin, evlerinin eşiğinden içeriye adım atmasına müsaade etmemek. Tıpkı eskilerin dediği gibi, ‘evdeki huzur, taştaki temelden daha sağlamdır’ düsturunu benimsemiş, mütevazı bir yaşam felsefesiyle evlatlarını büyüklerinden gördükleri gelenek göreneklerle yetiştirmişler. Bu mübarek Ramazan Bayramı’nda, işte bu kıymetli yuvaya konuk olduk; asırlık çınarlar gibi kök salmış bir ailenin hikayesine yakından baktık.
Sahnelerin Tozlu Yollarından Doğruluğun İzine
Her sanatçının bir başlangıç hikayesi vardır, çoğu zaman çocukluk düşlerinin şekillendirdiği, bazen de kaderin bir cilvesiyle yazılan. Bülent Serttaş’ın yolculuğu ise oldukça erken yaşlarda, tam yedi yaşında sahneyle buluşmasıyla başlamış. Okul sıralarında, Anadolu’nun köklü destanlarından ‘Dede Korkut Masalları’nın sahnelendiği bir günde, “Sesi güzel olan çocuk var mı?” sorusuyla çağrılmış sahneye. İşte o an, ‘Ben Bir Garip Keloğlanım’ şarkısıyla attığı ilk adımla alkış tufanına tutulmuş. Bu sadece bir şarkı değil, aynı zamanda hayatına yön veren bir manifesto olmuş: “Varım yoğum doğruluktur hiç de sevmem ben yalanı.” Bu cümleler, genç Keloğlan’ın saflığı ve dürüstlüğü gibi, onun da karakterine mıh gibi çakılmış, adeta bir pusula vazifesi görmüş.
Kimi zaman bir şiir, kimi zaman bir türkü, insanın ruhuna işlemiş kadim sözler, hayatının akışını değiştirebilir. Keloğlan’ın dürüstlük yemini, Bülent Serttaş’ın sanat yolculuğunun temelini atmış. O günden sonra, sahne aşkı hiç dinmemiş. Ardından ‘Esmerim Biçim Biçim’ şarkısıyla kitleleri coşturmuş ve sahneden bir daha hiç inmemiş. Bu süreç, sadece şarkı söylemekten ibaret kalmamış; bir nevi olgunlaşma serüvenine dönüşmüş.
Genç Bir Yeteneğin Anadolu Turnesi ve Engellerle Dansı
Genç bir yeteneğin parlaması çoğu zaman zorlu yollardan geçer. Bir abisinin yönlendirmesiyle Elazığ’da bir gazinoda sahneye çıktığında, henüz yaşı reşit değilmiş. Bu durum, onu karakolluk olmasına kadar götürmüş. Ancak kader ağlarını örerken, o dönemdeki bir emniyet müdürü abisinin bilgece müdahalesiyle kurtulmuş bu durumdan: “Bu çocuğu her etkinliğe çağırıp bedava şarkı söyletiyorsunuz. Şimdi mi aklınıza geldi reşit olmadığı?” Bu olay, genç Serttaş’ın azminin ve etrafında biriken iyi niyetli insanların varlığının da bir göstergesi. Tıpkı bir zamanlar Anadolu ozanlarının, dervişlerinin köy köy, şehir şehir dolaşarak sanatlarını icra etmesi gibi, o da Elazığ’dan Adana’ya, oradan Gaziantep’e uzanan bir yolculuğa çıkmış.
“Adana’ya git, orada söyle. Eğer seni severlerse başarılı olursun” denmiş ona. Bu tavsiye, tıpkı eski usta-çırak ilişkilerindeki yönlendirmeler gibi, sanat yolculuğuna ışık tutmuş. Adana, genç yeteneği bağrına basmış. Sonrasında Gaziantep’te geçirdiği bir buçuk ay, hayatının en büyük kazancını elde ettiği bir dönem olmuş. Bu, sadece maddi bir kazanç değil, aynı zamanda sanatına ve geleceğine dair inancını pekiştiren, ona daha büyük ufuklar açan bir deneyim olmuş. Her zorluk, her kazanım, Bülent Serttaş’ın hayatında bir sonraki adımı atan bir köşe taşı vazifesi görmüş. Böylesi inişli çıkışlı bir hayat hikayesinin, bir gün beyazperdeye taşınma arzusunu dile getirmesi de hiç şaşırtıcı değil. Zira onun öyküsü, azmin, aileye bağlılığın ve sahneye olan tutkunun, günümüz dünyasına ışık tutan nadide bir örneği.