Donald Trump, Washington sahnelerinde “İran’ın nükleer programını tamamen yok ettik” repliğini bir nakarat gibi tekrarlayadursun, sahadaki gerçeklik ve istihbarat raporları bu iddialı tabloya gölge düşürmeye devam ediyor. 12 günlük yoğun bombardıman ve operasyonların ardından gelen bu zafer ilanları, Trump’ın siyasi retoriğinde sarsılmaz bir kale gibi dursa da, bizzat ABD istihbarat birimlerinin ve CNN International’ın yayımladığı derin analizler, İran’ın nükleer kapasitesinin yalnızca “birkaç ay” geriletilmiş olabileceğini fısıldıyor. Bu durum, ‘Gece Yarısı Çekici’ operasyonunun askeri başarısından ziyade, siyasi pazarlama boyutunu tartışmaya açıyor.
Ortadoğu’nun yaklaşık 1,6 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle stratejik devi olan İran, coğrafi yapısı gereği sarp dağlık arazileri ve derin yer altı tesisleriyle bu tür hava operasyonlarına karşı doğal bir direnç sergiliyor. Yaklaşık 85 milyonu aşan nüfusu ve bölgesel nüfuz alanıyla Tahran üzerindeki bu “bitirdik” söylemi, uluslararası diplomasi koridorlarında “erken gelen bir kutlama” olarak yorumlanıyor. Türkiye gibi bölge ülkeleri açısından bu gerilim, sadece sınır güvenliği değil, aynı zamanda enerji arz güvenliği, Hürmüz Boğazı’nın statüsü ve olası bir göç dalgası potansiyeli nedeniyle de hayati bir dış politika başlığıdır.
Washington’da Nükleer Alarm: Silah Masada mı?
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un son dönemdeki açıklamaları, nükleer dosyasının henüz tozlu raflara kaldırılmadığını kanıtlıyor. Witkoff’un “bomba yapımı için gereken malzemeye sahip olmalarına bir hafta kaldı” şeklindeki uyarısı, nükleer zenginleştirme oranının %60’a ulaştığı iddialarıyla birleşince, Beyaz Saray’ın askeri seçenekleri neden hala masada tuttuğu daha iyi anlaşılıyor. Uluslararası hukuk çerçevesinde, bir ülkenin nükleer silah elde etme girişimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde ağır yaptırımlardan doğrudan askeri müdahaleye kadar uzanan geniş bir hukuki yaptırım yelpazesine tabidir. Türkiye’nin de taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT), bu tür krizlerde denetleyici mekanizmaların ne kadar kritik olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Hamaney’in B Planı: Mozaik Savunma Doktrini
İran’ın dini lideri Ali Hamaney, olası bir suikast veya yönetim boşluğuna karşı stratejik bir hamle yaparak üç kişilik gizli bir halef listesi hazırladı. Bu adım, Tahran yönetiminin sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir bekâ savaşı verdiğini gösteriyor. “Mozaik Savunma” olarak adlandırılan yeni askeri doktrin, merkezi komuta zinciri kopsa dahi yerel birimlerin özerk bir şekilde direnişe devam etmesini amaçlıyor. Bu model, rejimin devrilmesi durumunda bile ülkenin farklı bölgelerinde direnişin sürmesini sağlayacak şekilde kurgulanmış durumda. 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı’ndan bu yana en karmaşık savunma sistemini kuran İran, adeta “yok edilemez bir hiyerarşi” inşa etmeye çalışıyor.
Hizbullah’ın Hamaney’e yönelik bir saldırıyı “kırmızı çizgi” ilan etmesi, gerilimin bölgesel bir yangına dönüşme ihtimalini en üst seviyeye çıkarıyor. Adli ve diplomatik süreçler, genellikle bu tür krizlerde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporları üzerinden şekillense de, Trump yönetiminin sahadaki istihbaratla çelişen sert dili, diplomasi kanallarını tıkama riski taşıyor. Olası bir çatışmanın küresel petrol piyasalarından ticaret rotalarına kadar yaratacağı devasa tahribat, tüm dünyanın ortak endişesi haline gelmiş durumda. Trump’ın “yok ettik” dediği program, görünen o ki çok daha derin ve dirençli bir şekilde Washington’ın stratejik ajandasını meşgul etmeye devam edecek.






