Bunker-Buster Bombardümanı ve Natanz’da Sarsıntı
Ortadoğu’da dengeler, nükleer tesislerin doğrudan hedef alındığı son derece kritik ve tehlikeli bir noktaya evrildi. ABD ve İsrail ortaklığının dün sabah İran’ın nükleer programının kalbi sayılan Natanz tesisine yönelik gerçekleştirdiği hava saldırısı, bölgedeki gerilimi bir üst perdeye taşıdı. Tahran’ın 220 kilometre güneydoğusunda bulunan ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarına ev sahipliği yapan bu devasa yeraltı tesisi, sığınak delici bombalarla sarsıldı.
İddialar, operasyonun sadece ABD envanterinde bulunan B-2 hayalet bombardıman uçakları ve 13.6 tonluk devasa mühimmatlarla gerçekleştirildiği yönünde. İran Atom Enerjisi Kurumu her ne kadar radyoaktif sızıntı olmadığını duyursa da, bu saldırı nükleer tesislerin vurulamaz olduğu yönündeki psikolojik sınırı yerle bir etti. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ise itidal çağrılarını yinelerken, nükleer bir felaketin kıyısından geçildiğini fısıldıyor. Bu operasyon, sadece bir askeri hamle değil, aynı zamanda küresel enerji koridorlarını ve nükleer güvenlik protokollerini temelinden sarsan bir meydan okuma olarak kayda geçti.
İran’ın Yanıtı: İsrail’in Nükleer Kalbi Hedefte
Tahran yönetimi, uğradığı bu ağır saldırıya yanıt vermekte bir an bile tereddüt etmedi. Akşam saatlerinde İsrail’in güneyinde, stratejik öneme sahip Dimona kenti ve çevresi İran füzelerinin hedefi oldu. İsrail’in gizli nükleer silah programının merkezi olarak kabul edilen Dimona Nükleer Santralı yakınlarında 6 dalga halinde gerçekleşen patlamalar, bölge halkında büyük bir panik yarattı. İran ordusunun gerçekleştirdiği bu füze sağanağı, savunma sistemlerinin aşılabilir olduğunu da gözler önüne serdi.
İsrail hava savunma sistemlerinin bu füzelerden birini engelleyememesi, ülkede bir güvenlik zafiyeti tartışmasını da beraberinde getirdi. Saldırılar sonucunda kent merkezinde binalar yıkılırken 50’den fazla kişinin yaralandığı bilgisi ulaştı. Arad şehrinde ise durum daha vahim; füzelerin sivil yerleşimlere isabet etmesiyle 6 kişi yaşamını yitirirken şehirde olağanüstü hal ilan edildi. Bu karşılıklı nükleer merkez odaklı vuruşlar, bölgenin bir topyekün savaşın eşiğinde olduğunu kanıtlıyor.
Beyaz Saray’da Kafa Karışıklığı: Trump Ne Yapmak İstiyor?
Savaşın dördüncü haftasında Washington’dan gelen açıklamalar ise tam bir belirsizlik yumağına dönüştü. ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medyada savaşın kademeli olarak sonlandırılacağı sinyalini verirken, sadece bir saat sonra yaptığı açıklamada “diyalog olabilir ama ateşkes istemiyorum” diyerek şahin kanadı yatıştırdı. Trump’ın bu gelgitli tavrı, hem sahadaki generalleri hem de bölge müttefiklerini bir bilinmezliğe sürüklüyor. Trump’ın ‘karşı tarafı yok ederken ateşkes yapılmaz’ çıkışı, diplomasinin rafa kalktığının açık bir göstergesi.
Kasım ayındaki ara seçimler öncesi iç siyasette baskı altında kalan Trump’ın, bir yandan zafer ilan edip diğer yandan maliyetli bir savaşı bitirme arzusu arasında sıkıştığı görülüyor. Ancak İsrail tarafında durum farklı; Savunma Bakanı Israel Katz’ın saldırıları yoğunlaştırma kararı, Washington ve Tel Aviv arasındaki stratejik hedeflerin ayrışmaya başladığını kanıtlar nitelikte. İsrail, Tahran’ın nükleer kapasitesini tamamen bitirmeyi hedeflerken, ABD yönetiminin daha kısa bir takvimde sonuç alma çabası müttefikler arasında çatlaklara yol açıyor.
Küresel Ekonomiden Mutfaktaki Yangına Etkiler
Bu nükleer düello sadece haritadaki noktaları vurmuyor; yerel okuyucunun cebini de doğrudan etkiliyor. Hürmüz Boğazı ve bölgedeki enerji koridorlarının tehdit altında olması, küresel petrol fiyatlarını doğrudan tetikliyor. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için bu durum, akaryakıt fiyatları üzerinden market raflarına yansıyacak bir enflasyon dalgası anlamına geliyor. Ortadoğu’nun nükleer bir yangına sürüklenmesi, mülteci akınlarından tedarik zinciri kırılmalarına kadar günlük hayatın her alanında hissedilecek bir istikrarsızlık sürecini beraberinde getirme riski taşıyor.






