İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump dönemindeki yedinci ABD seferi, sıradan bir diplomatik temas trafiğinin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Havalimanında verilen ‘İran müzakerelerini ele alacağız’ mesajı, aslında Tel Aviv’in Washington üzerindeki jeopolitik vesayet arzusunun bir dışavurumu olarak okunmalı. Netanyahu, bu sıkı temas trafiğini bir ‘tarihi yakınlık’ olarak ambalajlasa da, perde arkasında Beyaz Saray’ın İran ajandasını doğrudan dizayn etme çabası yatıyor.
İran Denklemi ve Stratejik Ayrışma
Netanyahu’nun bu aceleci ziyaretinin temelinde, Trump’ın İran ile daha dar kapsamlı bir nükleer anlaşmaya yönelebileceği ihtimalinin yarattığı derin tedirginlik var. Netanyahu, füze programından vekil güçlere kadar her şeyi kapsayan maksimalist bir çerçeve dayatırken; Trump’ın pragmatizmi, taraflar arasında ciddi bir fay hattı oluşturuyor. Bu ziyaret, bir uyum gösterisinden ziyade, Trump’ı ‘zayıf bir anlaşma’dan vazgeçirmeye yönelik sofistike bir basınç enstrümanıdır.
Epstein Skandalı: Bir Manivela mı?
Ancak bu diplomatik satrancı, küresel sistemi sarsan Epstein skandalından bağımsız analiz etmek imkansızdır. Netanyahu, Epstein’in MOSSAD bağlantılarını her ne kadar reddetse de, FBI kayıtları ve Trump’ın yakın çevresindeki hakim kanaat farklı bir tabloya işaret ediyor. Skandalın merkezine yerleştirilen Trump için bu durum, sadece bir itibar meselesi değil, aynı zamanda ailesini ve karizmasını hedef alan çok katmanlı bir taarruzdur.
Sonuç olarak Trump, Netanyahu’nun İran taleplerine boyun eğerse, bu durum Epstein üzerinden kurulan baskının bir zaferi olarak algılanacaktır. Trump’ın önündeki asıl sınav, bu skandalın yarattığı ‘yumuşak karın’ imajını silecek sert bir mesajla rakibini geri adım atmaya zorlayıp zorlamayacağıdır. Zira bu denge oyununda verilecek her taviz, Washington’un egemenlik alanındaki gedikleri daha da derinleştirecektir.