Karayipler’in kalbinde, devrimlerin ve ritmin adası Küba, bugünlerde tarihin en hüzünlü ve ağır melodisini mırıldanıyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD özel kuvvetleri tarafından bir operasyonla New York’a götürülmesi, sadece Caracas’ın siyasi koridorlarında değil, Havana’nın en ücra sokaklarında da büyük bir ontolojik sarsıntıya yol açtı. İki ülke arasında yıllardır süregelen o sarsılmaz ideolojik ittifak, Washington’ın bu hamlesiyle derin bir yara alırken, Ada’nın enerji atardamarı adeta bir bıçakla kesildi. Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yaşanan o karanlık ve unutulmaz ‘Özel Dönem’, bugün çok daha ağır bir dramatik dekorla yeniden sahneye konuyor.
Karanlığın Estetiği ve Çaresizliğin Rengi
Küba, yaklaşık 110 bin kilometrekarelik yüzölçümü ve 11 milyonluk mağrur nüfusuyla Antillerin en büyük ve en dirençli coğrafyasıdır. Ancak bu coğrafi büyüklük, bugün enerji krizi ve derinleşen bir insani kriz kıskacında her geçen gün daha da daralıyor. Venezuela’dan doktor ve öğretmen ihracı karşılığında alınan günlük 50 ila 100 bin varil arasındaki petrol akışının bıçak gibi kesilmesi, Ada’yı günde 12 saati aşan elektrik kesintilerine mahkum etti. Sokaklar, o meşhur pastel renkli kolonyal binaların gölgesinde sessizliğe ve mutlak bir karanlığa gömüldü. Hastanelerde tıbbi cihazlar suskunluğa bürünürken, ulaşım ağları benzin karaborsasının pençesinde felç olmuş durumda. Gıda dağıtımı o kadar kırılgan bir hal aldı ki, birçok aile sofrasına sadece tek bir öğün koyarak hayatta kalmaya çalışıyor.
Diplomatik Satranç ve Rubio Faktörü
Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, bir devlet liderinin başka bir güç tarafından müdahaleyle alıkonulması, küresel dengeleri temelinden sarsan bir hukuki kriz mahiyetindedir. Türkiye ve dünya genelinde bu tür durumlar genellikle diplomatik dokunulmazlık ve uluslararası ceza hukuku çerçevesinde aylar süren bir adli süreçle takip edilir. Ancak Küba için bu hukuki labirentten ziyade, sahadaki yakıcı gerçeklik önem arz ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, kendini ‘sürgünlerin oğlu’ olarak tanımlayan kimliğiyle, Havana’ya karşı en sert politikaların baş mimarı olarak öne çıkıyor. Rubio, Karayip hattında Küba’yı tamamen izole edecek bir diplomasi duvarı örmek için tüm enstrümanları kullanıyor.
Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin desteği ise bu büyük yangında sembolik birer teselli olmanın ötesine geçemiyor. Vladimir Putin’in ‘Küba’yı yalnız bırakmayacağız’ vaatleri, Amerikan baskısı altındaki petrol tankerlerinin rotalarını son anda başka limanlara çevirmesiyle sahada karşılıksız kalıyor. 1990’ların aksine, bugün Küba’nın başında kitleleri peşinden sürükleyen efsanevi lider Fidel Castro gibi karizmatik bir figürün yokluğu, halkın içindeki o son direnç ışığını da sislerin ardına saklıyor. Timsah şeklindeki bu kadim ada, şimdi kendi tarihinin en uzun ve en belirsiz gecesini yaşıyor. Toplumsal huzurun korunması adına devreye alınan ‘Sıfır Seçenek’ planı, bir ülkenin sessizce içe kapanışının en hüzünlü vesikası olarak kayıtlara geçiyor.