Televizyon ekranları çoğu zaman sadece kurgusal birer hikâye anlatıcısı değil, aynı zamanda toplumsal bilincimizin yansıdığı devasa birer aynadır. Bugünlerde bir dizi üzerinden kopan fırtınalara baktığımda, aslında meselenin sadece bir senaryo olmadığını, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ruhsal arayışların ve kimlik sancılarının bir dışavurumu olduğunu görüyorum. ATV ekranlarında boy gösteren yeni yapım, sadece İngiltere’deki bir Filistin eyleminden İstanbul’un kadim sokaklarına uzanan bir aşk hikâyesi değil; aynı zamanda bizi birbirimize bağlayan görünmez bağların, aynı gökyüzü altında paylaştığımız o ortak kaderin hikâyesidir.
Ekranın Aynasından Toplumsal Vicdanın Derinliklerine
Dizide yer alan ve seküler hayat tarzını bir ‘üstünlük vehmi’ olarak kullanan o marjinal karakter, maalesef toplumumuzun küçük ama sesi gür çıkan bir kesiminin karikatürü gibi. Ramazan ayı arifesinde okullardaki süslemeleri bir ‘ontolojik tehdit’ olarak görenlerin, aslında kendi köklerine ne kadar yabancılaştığını bu yapım üzerinden okumak mümkün. İlginç olan ise şudur: Dizideki o meşhur ‘sofraya domuz eti getirme’ provokasyonuna en sert tepkiyi yine seküler hayatı benimsemiş aile üyeleri veriyor. Bu durum, iddia edilenin aksine toplumda bir dindar-seküler çatışması değil, bir ‘saygı ve vicdan’ birlikteliği olduğunu kanıtlıyor. Bu sahneler bize şunu fısıldıyor: Kutuplaştırıcı dilden beslenen ‘aydın bildirileri’ ne kadar marjinalse, halkın sağduyusu o kadar kapsayıcıdır.
Dijital Çağda İyiliğin Sessiz Devrimi ve Ramazan İklimi
Haber merkezlerinde geçen otuz yılımda şunu gördüm; kötülük gürültülüdür, etkileşim alır ve hızla yayılır. ‘Viral kötülükler’ çağında yaşıyoruz. Ancak hayatın gerçek ritmi, hastane koridorunda tanımadığı birinin tekerlekli sandalyesini düzeltip yoluna devam eden o isimsiz kahramanın sessizliğinde gizli. Bizler, kötülüğe maruz kaldıkça onu normalleştirme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Oysa iyilik, doğası gereği sessizdir ve gösterişten uzaktır. Gündelik hayatın akışı içinde kaybolup giden bu küçük dokunuşlar, aslında toplumu bir arada tutan asıl harçtır.
Mübarek Ramazan ayının eşiğinde olduğumuz bu günlerde, sadece sofralarımızı değil gönüllerimizi de paylaşmanın vaktidir. ‘Aynı yağmur altında’ ıslandığımızı ve ‘aynı göğün altında’ nefes aldığımızı hatırlatan her ses, her görüntü ve her eylem çok kıymetlidir. Kötülüğün gürültüsünü, iyiliğin vakur sessizliğiyle yenmek bizim elimizde. Bu Ramazan, hayırda yarışmanın lezzetini yeniden keşfedelim; kutuplaşmanın değil, bizi biz yapan o kadim nezaketin izinden gidelim. Hayırlı Ramazanlar.