Amerikan Deneyi ve Güç Sınırları Tartışması
Kuruluşunun 250. yıl dönümünün arifesinde olan Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devraldığı küresel hegemonya rolünü, bugün kendi içindeki derin yönetim tartışmalarıyla sorgulatıyor. İngiltere Kralı’nın Washington ziyaretinde demokrasi vurgusu yapması ve Amerikan başkanlarının kendi otoritelerini sorgulatan çıkışları, küresel güç dengelerinin tarihsel dönüşümünü yeniden gündeme taşıyor.
Demokratlar ve küresel ölçekteki medya organları, çeyrek asırlık cumhuriyet tarihini Donald Trump figürü üzerinden eleştiriyor. Trump’ın kabine üyeleri üzerindeki mutlak nüfuzu, dev şirketlere yönelik baskıları ve yetkilerini sınırlandırmak istemeyen yönetim anlayışı, kurulu düzen tarafından monarşik bir tehdit olarak lanse ediliyor. Kongre onayı olmadan yürütülen İran hamleleri ve Venezuela lideri Nicolas Maduro’ya yönelik planlanan gizli askeri operasyonlar bu argümanların temelini oluşturuyor.
Tarihsel Gerçekler ve Küresel Müdahaleler
Sokaklarda yükselen anti-monarşi sloganları, ABD tarihinin karanlık sayfalarını unutturmaya yetmiyor. Japonya’ya resmi uyarılara rağmen atılan atom bombalarından Vietnam, Irak ve Suriye’deki yıkımlara kadar milyonlarca insanın ölümüne neden olan kararlar, geçmiş dönemin resmiyet kazanan kararlarıyla hayata geçirildi. Küresel düzeyde gerçekleştirilen askeri darbeler, iç savaşlar ve suikastlar, bugünkü eleştirilerin odağında yer alan yönetim tarzının çok daha öncesinde kurumsallaştığını kanıtlıyor.
İç politikada da durum uluslararası ilişkilerden farksız bir seyir izliyor. İfade özgürlüğünün sınırları Julian Assange ve Edward Snowden vakalarıyla çizilirken, cezaevlerindeki siyahilerin oranı nüfusa kıyasla fahiş bir eşitsizlik barındırıyor. Barack Obama döneminde Guantanamo üzerinden somutlaşan hukuksuzluklar göz önüne alındığında, geçmiş seksen yılın askeri ve siyasi yıkım bilançosu, Donald Trump dönemini tarihsel bir kıyasla çok daha farklı bir noktaya yerleştiriyor.
Kaynak: Sabah