Sınıflarda Yankılanan O Sessiz Çığlık
Kahramanmaraş’ta yaşanan o menfur saldırı, sadece bir öğretmenin hayatını elinden almadı; hepimizin güven duygusunu, yarınlara olan inancını ve bir toplumun temel taşı olan eğitim yuvalarını derinden sarstı. Ayla Kara öğretmenimizi ve gencecik evlatlarımızı toprağa verirken, o tabutların ağırlığı sadece omuzlarımızda değil, tüm ülkenin vicdanında asılı kaldı. Bu acı, basit bir ‘taziye’ mesajıyla geçiştirilecek bir olay değil; aksine, nerede hata yaptığımızı kendimize sormamız gereken karanlık bir dönüm noktasıdır. Sokaktaki şiddetin, okul koridorlarına kadar sızması, hepimiz için ağır bir sorumluluk doğuruyor.
Zorbalık Bir Çocuk Oyunu Değildir
Çocuk dediğimiz varlık, tertemiz bir hamur gibi elimize teslim ediliyor. Onu şekillendiren ise sadece öğretmenler değil, ilk ve en etkili okul olan aile ortamıdır. Bir çocuğun, anasınıfındaki arkadaşını zorbalarken ‘Ama onu üzmüş olmaz mıyım?’ diye sorduğu o saf masumiyetten, bir öğretmene el kaldıracak cüreti bulan o kör karanlığa nasıl savrulduğumuzu analiz etmek zorundayız. Zorbalık, sınıflarda başlayan ama kökleri evlerdeki ilgisizliğe veya yanlış yönlendirmelere dayanan toplumsal bir yaradır. Çocuklarımıza ‘hakkını savunmayı’ öğretirken, başkasının sınırlarına saygı duymayı unutturduğumuz her an, aslında bu trajedilerin zeminini kendi ellerimizle hazırlıyoruz.
Öğretmenin İtibarı Toplumun Onurudur
Bugün en büyük yaralarımızdan biri, öğretmenin otoritesini bizzat veliler eliyle aşındırmaktır. Kendi evladımızın hatasını görmezden gelip, eğitimin asıl mimarı olan öğretmeni itibarsızlaştırdığımız her cümle, çocuğun zihninde disiplini ve saygıyı yerle bir ediyor. Unutmamalıyız ki; öğretmenin sözünün geçmediği bir sınıfta, hiçbir çocuk gerçek manada bir şey öğrenemez. Okul ve aile aynı dili konuşmadığı müddetçe, ne verilen eğitim kalıcı olur ne de okullarımız o özlenen güvenli liman kimliğini koruyabilir. Merhamet ile adaleti, özgürlük ile sorumluluğu harmanlayamadığımız her an, toplumun geleceğinden bir parça daha kaybediyoruz.
Sınırları Aşan Bir Merhamet Köprüsü
Kendi içimizde bu sancılarla boğuşurken, vicdanımızın sesinin sadece kendi topraklarımızla sınırlı kalmadığını da görüyoruz. Türkiye’nin Gazze konusundaki kararlı duruşu ve Mısır ile yeniden tesis edilen stratejik işbirliği, aslında bu toplumsal merhametin uluslararası bir yansımasıdır. Mısır Büyükelçimiz Salih Mutlu Şen’in de belirttiği gibi, 21 iyilik gemisi ve onlarca uçakla Gazze’ye ulaştırılan 110 bin tonluk insani yardım, bir milletin ‘dünya susarken biz buradayız’ haykırışıdır. 430 Gazzeli hastanın Türkiye’ye transferi ve Mısır’daki binlerce gencin Türkçe öğrenerek kurduğu gönül köprüleri, karanlığa karşı yakılmış birer umut ışığıdır.
Geleceği İnşa Etmek Bizim Elimizde
İster Kahramanmaraş’taki bir okulun sınıfında olsun, ister Ariş Havalimanı’ndaki bir yardım uçağında; asıl mesele insan kalabilme mücadelesidir. Türkiye ve Mısır arasındaki bu tarihi yakınlaşma, sadece siyasi bir hamle değil, aynı zamanda bölgedeki mazlumların yarasına merhem olma çabasıdır. Bizler hem evlatlarımızı evde doğru değerlerle yetiştirmeli hem de dünyanın neresinde bir acı varsa oraya el uzatacak feraseti korumalıyız. Ayla Kara’nın aziz hatırasına borcumuz; şiddetten arınmış bir eğitim sistemi ve vicdanı hür nesiller inşa etmektir. Çünkü toplumun yarınını, bugün evde ve okulda sergilediğimiz tavır belirleyecek.