Ankara’nın siyasi koridorlarında yankılanan son kabine değişikliği, sadece bir isim takasından ibaret değil; devletin yeni dönem stratejik tahkimatının ve muhalefetin içine düştüğü entelektüel kuraklığın kristalize olmuş bir örneğidir. Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı koltuğuna oturması, Türk siyasetinde taşların nasıl yer değiştirdiğini ve bu yer değişiminin uluslararası arenadaki ‘demokratik standart’ tartışmalarına nasıl eklemleneceğini sorgulatıyor. Ancak bu tabloda en dikkat çekici unsur, ana muhalefetin sergilediği tutarsız refleksi teşrih masasına yatırma zorunluluğudur.
Siyasal Pragmatizm ve Adalet Paradoksu
CHP yönetimi, aylardır yargıdaki tarafsızlık tartışmalarının merkezine oturttuğu bir figürün, bizzat hedef aldıkları o mevkiden ayrılmasını bir zafer olarak nitelemek yerine, meclis kürsüsünde gürültülü bir protestoya dönüştürmeyi tercih etti. Burada temel bir soru işareti beliriyor: Eğer bir isim, yürüttüğü soruşturmalar ve verdiği kararlar nedeniyle yargı bağımsızlığına halel getiriyorsa, o ismin o yetkilerden arındırılması neden bir kriz nedeni sayılıyor? Düne kadar ‘Görevden alınmalı’ diye haykıranların, bugün o kişinin görevden ‘terfi ederek’ de olsa ayrılmasına karşı çıkması, Türk siyasetinin kronik hastalığı olan ‘kişi odaklı muhalefet’ anlayışının bir tezahürüdür.
Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla HSYK’nın doğal başkanı haline gelmesi, CHP kanadında büyük bir endişe kaynağı olarak sunuluyor. Oysa bu sistemin yapısal kodları, halihazırdaki bakanın da Cumhurbaşkanlığı iradesiyle orada olduğunu ve aynı yetkileri haiz olduğunu hatırlatıyor. Batı başkentlerinde ‘yargı reformu’ beklentileri konuşulurken, Ankara’nın bu hamlesiyle iç politikada elini güçlendirme ve yargı üzerindeki yürütme etkisini kurumsallaştırma niyetinde olduğu açık. Lakin CHP’nin bu stratejik hamleyi karşılayacak entelektüel bir derinlik yerine, sadece ‘savcı figürü’ üzerinden bir polemik üretmesi, ana muhalefetin siyasi akıl tutulmasını simgeliyor.
Seçim Kabinesi ve Dosyaların Soğuk Gerçekliği
Özgür Özel ve kurmaylarının ‘seçim kabinesi’ tezi ise ayrı bir paradoks barındırıyor. Eğer iktidar gerçekten erken seçime hazırlanıyorsa ve bu atama o hazırlığın bir parçasıysa, meydanlarda ‘Erken seçim hemen şimdi’ diye bağıran bir muhalefetin bu durumdan memnuniyet duyması gerekmez miydi? Buradaki asıl mesele, Erdoğan’ın hamlelerini okumaktaki yetersizliktir. Cumhurbaşkanı, 2028 projeksiyonunda yargı ve bürokrasi dengesini yeniden kurgularken, CHP henüz kendi içindeki cumhurbaşkanlığı adaylığı rekabetinin yarattığı gürültüyü dindirebilmiş değil.
Sonuç itibarıyla, Akın Gürlek’in savcılık cübbesini çıkarıp bakanlık koltuğuna oturması, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bağlantılı dosyalar üzerindeki tartışmanın zeminini kaydırmıştır. Artık karşımızda kişiselleştirilmiş bir ‘savcı nefreti’ üzerinden yürütülebilecek konforlu bir siyaset alanı yok. Dosyalar, iddialar ve hukuki argümanlar şimdi çok daha çıplak. Savcı figürü üzerinden siyaset yapmak kolaydı; ancak o figür sahneden çekildiğinde, muhalefetin elinde hukuki savunmanın somut gerçekliğinden başka bir şey kalmayacak. Bu yeni dönemde, sloganın yerini stratejinin alıp almayacağını hep birlikte izleyeceğiz.