Ankara’nın gri binaları arasında, devasa mermer sütunların gölgesinde yürürken, siyasetin sadece rakamlardan ve yasalardan ibaret olmadığını her adımda daha iyi anlarsınız. Başkent kulislerinde en çok konuşulan mesele, o deri koltuklara oturanların yaşadığı o devasa ruhsal değişimdir. Makam ve mevki, insan ruhu üzerinde bazen tedavi edilemez yaralar açan, baş döndürücü bir yükseklik yaratır. Bu yükseklik, sadece fiziksel bir rakım değil, kişinin kendi halkından ve gerçeklikten koptuğu bir irtifa kaybıdır. Ülkemizde bir ömür boyu gözlemlediğimiz bu durum, ismin önündeki sıfatlar çoğaldıkça insanın doğasından nasıl uzaklaştığının en somut kanıtıdır.
Koltuk Tutkusunun Toplumsal ve Bürokratik Yansımaları
Türkiye’de kamu yönetimi ve siyaset mekanizması, belirli bir hiyerarşik düzen üzerine kuruludur. Bu düzen, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndan yerel yönetim yasalarına kadar geniş bir hukuki çerçeve ile belirlenmiştir. Ancak bu yasal çerçevenin ötesinde, yazılı olmayan bir “makam kültürü” hakimdir. Kişinin isminin başına eklenen her bir unvan, beraberinde bir protokol ordusunu ve bitmek bilmeyen bir ilgi odağını getirir. Bizim insanımız, makam sahibine karşı genellikle bir mesafe koyar ve bu mesafeyi sadece saygı değil, bir nevi dalkavuklukla doldurur. Sayın ifadesiyle başlayan her cümle, makam sahibinin sadece kulağını değil, egosunu da okşar. Bu durum, yöneticinin halka sırtını dönmesine ve sadece duymak istediği seslerin yankılandığı bir yankı odasına hapsolmasına neden olur.
Hukuki süreçlerde ve idari işleyişte, liyakat esas alınması gereken temel kriterdir. Ancak güç sarhoşluğu yaşayan bireyler için liyakatten ziyade sadakat ve övgü ön plana çıkar. Bir belediye başkanı, bir milletvekili ya da üst düzey bir bürokrat, kendi çevresindeki insanların gerçekleri değil, sadece duymak istediği yalanları söylediği bir sarmala girer. Bu durum, karar alma süreçlerinde büyük hatalara ve toplumsal güvenin zedelenmesine yol açar. Arabasında tek başına oturan, halkın arasına sadece seçim zamanları ya da protokol gereği giren makam sahipleri, aslında makam yalnızlığı adını verdiğimiz o derin uçurumun kenarındadır.
Güçten Düşüş: Siyasi İklimde Yalnızlaşma Süreci
Peki, o altından kayıp giden makam koltuğu yerini boşluğa bıraktığında ne olur? İşte bu nokta, Türkiye’deki siyasi ve sosyal hayatın en dramatik sahnesidir. Kamu görevinden ayrılma veya seçim kaybetme gibi süreçler, beraberinde sadece ekonomik bir değişimi değil, ağır bir sosyal statü kaybını da getirir. Bir zamanlar kapısında kuyruk olanlar, telefonlarına çıkmaz olur; her adımda selam verenler, yollarını değiştirir. Bu, adli soruşturmalardan ya da idari denetimlerden daha ağır bir cezadır aslında. Makamın sağladığı sahte dostluklar, tıpkı zengin kedilerinin arkadaşsızlığı gibi, yerini derin bir sessizliğe bırakır.
Türkiye’de genel güvenlik önlemleri ve protokol kuralları gereği, makam sahiplerine tanınan imtiyazlar, bu kişilerin gerçek hayattan kopmasına neden olan en büyük faktördür. Tesislerde, özel davetlerde ve resmi törenlerde gösterilen bu aşırı ilgi, insanın doğuştan gelen o makam hastalığını tetikler. Oysa demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri, makamın bir mülkiyet değil, geçici bir emanet olduğunu hatırlatır. Bu ağır mübarek günlerde, siyasetin tozlu raflarına kaldırılan eski isimleri hatırlamak, bugünün makam sahipleri için en büyük ibret vesikası olmalıdır. Makam bittiğinde geriye kalan tek şey, bir zamanlar yukarıdan bakılan o halkın arasındaki itibarınızdır.






