Silivri Duvarları Önünde Buruk Kucaklaşmalar: Adaletin İçi Boşaldı mı?
Gecenin karanlığında, Silivri duvarlarının önünde yaşanan kucaklaşmalar, soğuk bir avluya yayılan buruk bir sevinci fısıldıyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davası kapsamında önceki gece tahliye edilen 18 kişinin serbest kalması, ailelerine geç de olsa bir nebze olsun nefes aldırdı. Ancak bu tahliyelerin gölgesinde, içeride tutulmaya devam edenler ve davanın bütününe dair yankılanan devasa soru işaretleri, ‘adalet’ kelimesinin gerçek manasını bir kez daha sorgulatıyor. Bu olay, sadece bireysel mağduriyetlerin ötesinde, hukukun ve yargı süreçlerinin geldiği noktaya dair çarpıcı bir resim sunuyor.
CHP Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi (CAO) Millî Eğitim Politika Kurulu Başkanı Suat Özçağdaş, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, milletvekilleri ve sanatçıların da destek verdiği buluşmada konuşan Dilek Kaya İmamoğlu’nun sözleri, yaşanan dramın özeti niteliğindeydi: “Her tahliye kararı, aslında hiç yaşanmaması gereken bir mağduriyetin geç de olsa sona ermesi.” Bu cümle, mevcut hukuksuzluğa yapılan en net vurgulardan biriydi. Çünkü hakkında kesin hüküm bulunmayan hiçbir insanın hayatından geri dönüşü olmayan zamanların çalınmasına kimsenin hakkı yoktu. Tahliye edilenler için duyulan sevincin burukluğu da tam olarak buradan besleniyordu; zira içeride haksız yere tutulmaya devam eden her bir isim için öfke ve endişe aynı şiddetle sürüyordu. Suçsuz yere bir insanın bir gün, hatta bir saat bile özgürlüğünden mahrum bırakılması, vicdanları kanatan büyük bir vebaldir.
‘İddianame Değil, Evrak Yığını’: Hukuk Nerede Başlıyor, Nerede Bitmiyor?
Dilek Kaya İmamoğlu, abileri Ali ve Cevat Kaya’nın durumunu da dile getirdi. Hiçbir somut suç unsuru ortaya konulmamış, yapılan tüm test sonuçları açıkça lehlerine olmasına rağmen Ali Kaya hakkında tutukluluğun devamı istendiğini, diğer abisi Cevat Kaya’nın ise aylardır sebepsiz yere sadece ‘dedikodular ve söylentiler’ yüzünden tutuklu bulunduğunu belirtti. Bu durum, hukuki dayanağın değil, başka saiklerin işlediği şüphelerini kuvvetlendiriyor. Bir iddianamenin, somut eylemler yerine ‘devasa bir evrak yığınına’ hapsederek sanıklara ‘kendini buradan kurtar’ demesi, yargılamanın temel prensiplerini kökten sarsıyor. İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün’ün eşi ve avukatı Sinem Keleş Akgün’ün bu tespiti, davanın hukuki niteliğinden çok, usuli bir labirente dönüştüğünün en açık kanıtıydı.
Siyasi Hukuk Savaşlarının Vatandaşa Maliyeti
Peki, bu ‘İBB davası’ olarak bilinen süreç aslında neyi ifade ediyor? Sadece birkaç memurun veya yetkilinin yargılandığı basit bir dava mı? Yoksa siyasi rakipleri hedef alan, iktidar mücadelesinin bir aracı olarak kullanılan geniş çaplı bir operasyonun parçası mı? Geçmişte benzer pek çok örneği görülen bu tür davalar, genellikle ‘siyasi baskı’ ve ‘muhalefeti susturma’ iddialarıyla gündeme gelmiştir. Bu durum, sadece tutuklu yargılanan kişilerin değil, aynı zamanda tüm kamuoyunun adalet sistemine olan güvenini de derinden sarsmaktadır. Hukukun siyasi hesaplaşmaların bir aparatı haline gelmesi, vatandaşın ‘masumiyet karinesi’ ve ‘adil yargılanma hakkı’ gibi temel haklarına gölge düşürmektedir. Bir yargı sürecinde somut deliller yerine ‘dedikodu’ ve ‘söylentilerin’ esas alınması, modern hukuk devletinin temel dinamiklerini alt üst etmektedir. Bu durum, sıradan bir vatandaşın da benzer gerekçelerle özgürlüğünden mahrum kalabileceği endişesini tetikleyerek toplumsal bir tedirginlik yaratmaktadır.
Tahliyeler Bir Nefes Mi, Yoksa Yeni Bir Perdenin Başlangıcı Mı?
Bayrampaşa Belediyesi operasyonu kapsamında tutuklanan Ahmet Tufan’ın ablası Nergis Tufan’ın “Adalet bir gün mutlaka kapıyı çalacak” sözü, pek çok mağdurun ortak umudunu dile getiriyor. Ancak bu kapıyı çalan adaletin, içeride kalan diğer isimler için de aynı gücü ve hızı göstereceği meçhul. 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı 18 tahliye kararı, Sırrı Küçük, Fatih Yağcı, Ali Üner, Evren Şirolu, Altan Ertürk, Ebubekir Akın, Hüseyin Yurttaş, Kadir Öztürk, Mustafa Bostancı, Mahir Gün, Kadriye Kasapoğlu, Başak Tatlı, Nazan Başelli, Davut Bildik, Sabri Caner Kırcı, Şehide Zehra Keleş Yüksel, Baran Gönül ve Esra Huri Bulduk’u özgürlüğüne kavuşturdu. Ancak bu tahliyelerin, asıl sorunu, yani davanın temelindeki iddiaların çürütülmesiyle değil, adli kontrol veya benzeri teknik gerekçelerle gerçekleştiği şüpheleri, “asıl bombanın” henüz ortaya çıkmadığı hissini pekiştiriyor. Zira adaletin sadece kapıyı çalması yetmez, o kapının ardındaki gerçeklerin tam anlamıyla aydınlatılması ve haksız yere içeride tutulan tek bir kişinin dahi kalmaması elzemdir. Bu davalar, bize sadece bir yargı sürecini değil, aynı zamanda hukukun ve demokrasinin kırılganlığını da hatırlatıyor.






