Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden (OMÜ) yerbilimci Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek, savaş bölgelerinde kullanılan füzelerin deprem oluşturup oluşturmadığına dair kamuoyunda oluşan endişelere bilimsel bir açıklık getirdi. Uzun süredir tartışılan bu konuyu derinlemesine inceleyen Zeybek, füzelerin doğrudan deprem kaynağı olmadığını, ancak belirli koşullarda tetikleyici bir unsur olarak rol oynayabileceği ihtimaline değindi.
Depremlerin Temel Dinamiği: Yerin Kalbindeki Enerji
Depremlerin oluşumu, yeryüzünün iç katmanlarındaki karmaşık jeolojik süreçlere dayanır. Prof. Dr. Zeybek’in de vurguladığı gibi, yer kabuğu sürekli hareket eden tektonik plakalarla kaplıdır. Bu plakaların milyonlarca yıldır süren yavaş hareketleri, levha sınırlarında muazzam bir enerji birikimine yol açar. Fay hatları boyunca biriken bu enerji, yer kabuğunun karşı koyma direncini aştığında aniden serbest kalır. İşte bu ani kırılma ve enerji boşalımı, hissettiğimiz depremleri meydana getirir. Yani, depremler gezegenimizin iç dinamiklerinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur.
Füze Patlaması ve Deprem: Farklı Ölçekler, Farklı Etkiler
Savaş bölgelerinde kullanılan yüksek etkili füzeler veya bombalar, şüphesiz belirli bir sarsıntı yaratır. Yerel halk tarafından hissedilebilen bu titreşimler, genellikle yüzeye yakın patlamaların neden olduğu şok dalgalarıdır. Ancak Prof. Dr. Zeybek, bu sarsıntıların büyük, tektonik kökenli depremlerle karıştırılmaması gerektiğinin altını çiziyor. Bir füze patlamasının yaratabileceği enerji miktarı, büyük bir depremin açığa çıkardığı enerjinin yanında devede kulak kalır. Örneğin, 6 büyüklüğündeki bir deprem, Hiroşima’ya atılan atom bombasının onlarca katı enerjiye eşdeğerdir. Bu denli büyük bir gücün, dışarıdan, sınırlı bir patlama ile oluşturulması bilimsel olarak mümkün görünmemektedir.
Tetiklemenin Sınırları ve Toplumsal Etkisi
Prof. Dr. Zeybek, füzelerin ‘tetikleyici’ rol oynayabileceği ihtimaline kapı aralamakla birlikte, bunun son derece özel ve nadir koşullarda gerçekleşebileceğini belirtiyor. Bir fay hattının kritik bir kırılma noktasına ulaşmış olduğu, yani zaten büyük bir depreme çok yakın olduğu varsayımsal bir senaryoda, devasa bir patlama belki küçük ölçekli bir hareketi hızlandırabilir. Ancak bu, depremi ‘yaratmak’tan çok farklıdır ve genellikle göz ardı edilebilecek derecede düşük bir olasılıktır. Toplumsal düzeyde ise savaş ve doğal afetlerin yarattığı stres, bu tür söylentilerin hızla yayılmasına ve zaten gergin olan atmosferi daha da germesine neden olabilir. Vatandaşlar, bilgi kirliliği ve korku arasında gerçekle bilimsel veriyi ayırt etmekte zorlanabilir.
Geçmişten Bugüne Komplo Teorileri ve Bilgi Kirliliği
Depremlerin insan eliyle, özellikle de savaş araçlarıyla tetiklenebileceği inancı, ne yazık ki yeni bir durum değil. Soğuk Savaş döneminden bu yana, iklim silahları veya yer sarsıcı bombalar gibi fantastik iddialar zaman zaman gündeme gelmiştir. Bu tür komplo teorileri, genellikle kamuoyunda bilimsel bilginin eksikliği ve kriz anlarında güvenilir bilgiye erişim zorluğu zemininde kendine yer bulur. Oysa sismoloji bilimi, on yıllardır süren titiz gözlem ve araştırmalarla depremlerin kaynağının tamamen doğal jeolojik süreçler olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu tür söylentilerin yayılması, felaket sonrası iyileşme süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve toplumsal dayanışmayı zedeleyebilir.
Bilimin Net Durumu: Doğrudan İlişki Yok
Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek’in açıklamaları, küresel bilim camiasının genel duruşuyla örtüşüyor. Depremler, milyonlarca yılda oluşan jeolojik kuvvetlerin eseridir ve dışarıdan, insan yapımı müdahalelerle doğrudan oluşturulmaları veya büyük ölçekte tetiklenmeleri mümkün değildir. Füze patlamaları, yüzeyde sınırlı bir etki yaratsa da, derinlerdeki fay hatlarını harekete geçirecek güce sahip değildir. Bu nedenle, savaşların neden olduğu tahribat ve insani dramın yanı sıra, ‘füzeler deprem yapar’ şeklindeki yanlış inançlara karşı bilimsel doğruları ısrarla vurgulamak, hem kamuoyunu aydınlatmak hem de gereksiz panik ve endişeyi önlemek açısından hayati bir sorumluluktur.






