MENÜ
04 Haziran 2026 Perşembe
DOLAR 45,9789 ▲ %0,02
EURO 53,5324 ▲ %0,31
ALTIN 6.613,72 ▲ %0,91

Ortadoğu Kaynıyor: İsrail Lübnan’a Neden Giriyor? Krizin Küresel Etkileri

Ankara Kulislerinden Sızanlar: Bölgede Yeni Bir Perde Açılıyor

Mart 2026 takvimlerimizde yerini alırken, Ortadoğu bir kez daha tarihin en kritik dönemeçlerinden birini tecrübe ediyor. Siyasetin tozlu perdesini aralayan Ankara’dan aldığımız bilgilere göre, 28 Şubat’ta İran dini lideri Hamaney’in ortadan kaldırıldığı operasyonun ardından patlak veren olaylar zinciri, İsrail ile Hizbullah arasındaki gerilimi hiç olmadığı kadar yükseltti. Hizbullah’ın başlattığı misilleme saldırıları Tel Aviv yönetimini harekete geçirmiş, İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in deyimiyle ordu, Hizbullah’a karşı bir ‘saldırı harekâtı’na girişmişti. Bu hamle, bölgenin kırılgan dengelerini daha da sarsacak yeni bir sürecin işaret fişeği oldu.

Kızışan Cephe: İsrail’in Lübnan Çıkarması

Çatışmaların dinmek bilmediği bu günlerde, İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyindeki bazı kritik noktalara karadan sızdığı bilgisi bölgedeki gerilimi doruk noktasına taşıdı. Son bir hafta içinde, Hiyam, Adise, Kefr Kila, Kefr Şuba ve Zuhayra gibi sınır hattındaki beldelerde sınırlı kara ilerlemeleri gözlemlendi. Bu sızmalar, basit bir askerî manevra olmaktan öte, sahadaki dengeleri kökten değiştirecek, daha tehlikeli bir aşamayı temsil ediyor. Ancak bu ilerlemelerin bedeli ağır oluyor; Lübnan’da son bir haftada en az 98’i çocuk olmak üzere 680’den fazla sivil hayatını kaybederken, yaklaşık 800 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bu göç dalgası, bölgedeki insani krizin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Tel Aviv’in Gizli Ajandası: Tampon Bölge mi, Vekil Tasfiyesi mi?

Peki, Tel Aviv’in öncelikli amacı ne? Siyaset Bilimleri Uzmanı Doç. Dr. Faik Tanrıkulu’nun altını çizdiği üzere, İsrail-İran arasındaki doğrudan çatışma ortamı, Tel Aviv yönetimine Lübnan cephesinde Hizbullah’ı zayıflatmak için eşsiz bir fırsat sundu. İran’ın doğrudan hedef alındığı bir konjonktürde, Hizbullah’ın askeri kapasitesinin dağılacağı ve örgütün sahada hızlı bir geri çekilme yaşayacağı hesaplandı. Bu nedenle İsrail, yoğun hava saldırılarını karadaki sınırlı ilerlemelerle birleştirerek, Lübnan’ın güneyinde bir güvenlik kuşağı oluşturma hedefiyle sahaya indi. Tanrıkulu’ya göre, İsrail’in asıl niyeti, Hizbullah’ı sınır hattından uzaklaştırarak kendi kuzey yerleşimlerini koruyacak kalıcı bir ‘tampon bölge’ kurmak. Hatırlayalım; İsrail 2000’de Güney Lübnan’dan çekilmişti, şimdi Hiyam, Adise, Kefr Kila gibi stratejik yükseltilere ve Litani Nehri havzasını kontrol eden noktalara tekrar girmeye çalışıyor. Geçici operasyon söylemleri her ne kadar sürse de, Ankara kulislerinde bu hamlenin fiilen yeni bir statükoyu kalıcılaştırma çabası olduğu konuşuluyor.

İran ve Lübnan Eş Zamanlı Hedefte: Büyük Stratejinin Parçaları

İsrail’in sahadaki ilerleyişi, Tel Aviv’in beklediği kadar kolay olmadı. Hizbullah, İsrail birliklerinin ilerlediği bölgelerde gerilla taktikleriyle karşılık verirken, roket ve insansız hava araçlarıyla İsrail’in kuzeyindeki askeri hedefleri vurmaya devam etti. Son günlerde yüzü aşkın füze salvosu, İsrail’in beklemediği bir misillemeydi. Peki İsrail, İran cephesini tamamen unuttu mu? Tanrıkulu’ya göre kesinlikle hayır. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Tahran ve Beyrut’a eş zamanlı saldırmayı sürdürüyor. Ancak öncelik sıralaması değişti: İran’a yönelik nükleer ve askeri altyapıya hava/füze operasyonları devam ederken, kara harekâtı Lübnan’a ayrıldı. Mantık basit: İran’a karadan girilemez, fakat Hizbullah Lübnan’da fiziksel olarak tasfiye edilebilir. Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, Lübnan’daki harekâtı izole bir askeri operasyon olarak görmenin büyük bir analitik hata olduğunu vurguluyor. Ankara’daki derin analizler, bu tablonun çok daha geniş olduğunu gösteriyor: ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’daki ‘Operation Epic Fury’ adlı operasyonla İran’ı vurup Hamaney’i ortadan kaldırması, nükleer tesisleri ve askeri altyapıyı hedef almasının ardından, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi, bu büyük resmin ayrılmaz bir parçası. İran’ın ‘direniş ekseni’ni çökertmek için önce vekilini, yani Hizbullah’ı devre dışı bırakmak gerekiyordu. Lübnan harekâtı bu stratejiyi tamamlıyor.

İsrail’in Bir Sonraki Hamlesi ve Stratejik Kilit Noktalar

İsrail’in bir sonraki hedefinin Bekaa Vadisi olabileceği belirtiliyor. İsrail Hava Kuvvetleri, kara harekâtına paralel olarak Beyrut’un güneyindeki Dahiye ile Bekaa Vadisi’ni de hedef alıyor. Bekaa, Hizbullah’ın silah depo ve lojistik hattının omurgası olarak biliniyor. Kara birliklerinin Litani’nin ötesine geçip Bekaa’ya uzanma hedefi, örgütün operasyonel kapasitesine darbe vurmayı amaçlıyor. İsrail, şu anda kendisi açısından tarihin en geniş fırsat pencerelerinden birinin açıldığını düşünüyor ve ABD’nin tam desteğiyle İran’a yönelik devam eden saldırıları, kendi güvenlik stratejisini genişletmek için önemli bir avantaj olarak görüyor.

Hiyam ve Adise gibi stratejik noktaların seçimi ise tesadüf değil. Bu beldeler, Yukarı Celile’ye doğrudan bakan yükseltiler üzerinde yer alıyor; buradan hem gözlem hem de ateş kontrolü mümkün. İsrail, onlarca yıldır bu noktaların kendisine karşı kullanılmasından şikayetçiydi. Kara operasyonlarının stratejik nedenleri üç ana başlıkta toplanıyor: Birincisi, Hizbullah’ın ileri mevzilerini tasfiye etmek (Hiyam, örgütün güney komuta altyapısının önemli bir parçasıydı). İkincisi, ateş hattını kuzeye taşımak; Hizbullah’ı Litani’ye ne kadar yakın tutarsa, kuzey İsrail’e ulaşan roket/İHA menzili o kadar kısalıyor. Üçüncüsü ve en kritik olanı ise, müzakere kozu biriktirmek. Sahada ne kadar fazla toprak ve stratejik nokta tutulursa, masada o kadar güçlü konuşulur. Kasım 2024 ateşkesinde “çekileceğiz” denmesine rağmen beş noktada kalan İsrail, şimdi bu noktaları genişletme eğiliminde. Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin çatışmalara müdahale etmemesi ise mezhepsel dengeler ve Hizbullah’ın resmi ordudan daha güçlü bir askeri kapasiteye sahip olması gerçeğiyle açıklanıyor.

Geçmişin Gölgesinde Bir Senaryo: Sürekli Genişleyen Çatışma

Tanrıkulu, İsrail’in benzer bir stratejiyi geçmişte de denediğini hatırlatıyor. 1978’deki Litani Harekâtı sırasında İsrail ordusu, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) Litani Nehri’nin güneyinden çıkarmak amacıyla Lübnan’a girmişti. Operasyonun ardından İsrail çekilmek yerine, bölgede bir ‘güvenlik bölgesi’ oluşturarak kontrolü büyük ölçüde kendi desteklediği Güney Lübnan Ordusu’na bırakmıştı. 1982’de Beyrut’a kadar ilerleyen İsrail, uzun yıllar süren çatışmalar ve artan maliyetler nedeniyle 2000 yılında Lübnan’dan tek taraflı olarak çekilmek zorunda kalmıştı. Şimdi ise her ‘geçici’ pozisyon, fiilen yeni bir statükoya dönüşüyor. Ankara kulislerinde, 1978’deki senaryonun tekrarlandığı, “Hiyam alınıyor, sindiriliyor, kalıcılaşıyor. Sonra bir sonraki yükseltiye geçiliyor. Hizbullah her seferinde biraz daha kuzeye itiliyor. Buna resmi işgal denmese de sonuç işlevsel olarak aynı” yorumları yapılıyor.

Küresel Yankılar: Enerji, Gıda ve Dünya Savaşı Tehdidi

Lübnan’daki kara harekâtı, İran’ın elindeki en büyük koz olan Hizbullah’ı etkisiz hale getirme girişimi olarak yorumlanırken, bu durumun küresel etkileri de endişe verici boyutlara ulaşıyor. En büyük tehdit, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali. Hürmüz Boğazı günde yaklaşık 20 milyon varil petrolü taşıyor ki bu, küresel arzın yüzde 20’si demek. Küresel LNG ticaretinin de beşte biri bu boğazdan geçiyor. Piyasaların bu gerilime tepkisi anında oldu: Brent ham petrolü birkaç gün içinde 70 dolardan 110 doların üzerine fırladı. Analistler, kesintinin sürmesi halinde küresel enflasyona 0,8 puanlık ek yük bineceğini öngörüyor. Sadece petrol değil, gübre ticaretinin yaklaşık üçte biri Hürmüz’den geçiyor. New Orleans gübre fiyatları ton başına 475 dolardan 680 dolara sıçradı. Bu durum, Orta Batı’daki mısır ve soya ekimi sezonuna denk gelmesiyle enerji krizinin birkaç hafta içinde gıda krizine dönüşebileceğinin sinyallerini veriyor. Buna ‘downstream’ etkisi, yani aşağı yönlü zincirleme bir etki diyoruz.

Eski Beyaz Saray enerji danışmanı Bob McNally, “Hürmüz’ün uzun süreli kapanması garantili bir küresel resesyondur” diyor. Bernstein ise en kötü senaryoda Brent’in 150 dolara ulaşabileceğini öngörüyor. Piyasalar bu sinyali zaten aldı: Güney Kore borsası 2008 finansal krizinden bu yana en sert günlük düşüşünü yaşadı, KOSPI tek günde yüzde 12 gerileyerek devre kesiciyi tetikledi. Pakistan borsası ise tarihinin en büyük tek günlük çöküşünü kaydetti. Birden fazla büyük gücün doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olduğu, küresel enerji arzını felç eden ve onlarca ülkenin ekonomisini etkileyen bir çatışmayı “bölgesel” saymak da artık mümkün değil. İran, ABD ve İsrail üslerinin yanı sıra Katar, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Umman’daki hedeflere saldırılar düzenledi. Japonya, Güney Kore, Hindistan petrol rezervlerini açmaya başladı. İngiltere, Diego Garcia ve RAF Fairford üslerini ABD operasyonlarına açarken, İngiltere’nin Kıbrıs’taki üssü İran dronlarıyla vuruldu. Bu tablo, çok taraflı bir çatışmayı işaret ediyor. Dünya Savaşı henüz değil ama ‘büyük güç savaşının eşiği’ tanımı bugün için doğru ve ürkütücü bir gerçeklik sunuyor.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir