Magazin dünyasının dışına taşan, ancak toplumsal hassasiyeti yüksek bir konuyla karşınızdayım. Bakırköy’deki özel bir hastanede yaşanan ve dokuz yıl sonra ancak iddianameye dönüşebilen trajik bir olay, Ozan Kuleli’nin anjiyo işlemi sırasında hayatını kaybetmesiyle başladı. Eşi Fatma Kuleli’nin yıllardır sürdürdüğü hak arayışı, şimdi iki doktor hakkında ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçlamasıyla mahkeme kapısına dayandı. Bu dava, sağlık sisteminde hasta hakları ve doktor sorumluluğu arasındaki ince çizgiyi bir kez daha gündeme getiriyor.
O Feci Gün: Anjiyo Masasında Yaşananlar
Olaylar zinciri, 16 Kasım 2016 tarihinde Bakırköy’de özel bir hastanenin koridorlarında başladı. Kalp rahatsızlığı nedeniyle anjiyo işlemi için hastaneye yatan Ozan Kuleli, ilk müdahale sırasında beklenmedik bir durumla karşılaştı: Vücudu kontrast maddeye karşı alerjik reaksiyon gösterdi. Bu durum üzerine ilk işlem durduruldu. Her şeyin bu noktada daha dikkatli ilerlemesi beklenirken, iddialara göre talihsiz olayların önü açıldı.
Fatma Kuleli’nin beyanına göre, alerjik reaksiyon sonrası eşini hastaneden çıkarıp başka bir merkezde tedavi ettirme isteği, doktorlar tarafından karşılık bulmadı. Daha da vahimi, kendisinin bilgisi ve onayı dışında, eşi ikinci kez anjiyo işlemine alındı. Bu, sadece bir tıbbi prosedür değil, aynı zamanda hasta ve yakınlarının karar alma süreçlerine dahil olma hakkının ihlali iddialarını beraberinde getirdi. Ozan Kuleli, ikinci kez girdiği o operasyon masasında hayata gözlerini yumdu. Bu acı kaybın ardında, geriye büyük bir şüphe ve adalet arayışı kaldı.
Uzun Soluklu Hukuk Mücadelesi ve Raporlar Çatışması
Ozan Kuleli’nin vefatının ardından, Fatma Kuleli’nin adalet arayışı tam dokuz yıl sürdü. Bu kadar uzun bir sürenin geçmesi, ülkemizdeki sağlık davalarının ne denli çetrefilli ve yıpratıcı olabileceğinin de bir göstergesi aslında. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, nihayetinde bu uzun soluklu soruşturmayı tamamlayarak bir iddianame hazırladı. Ancak bu süreçte ortaya çıkan bilirkişi raporları, davanın seyrini daha da karmaşık hale getirdi.
Sağlık Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Kurulu, yaptığı incelemede, söz konusu durumu doktorların her türlü dikkat ve özenine rağmen ortaya çıkabilecek bir ‘komplikasyon’ olarak değerlendirdi. Raporda, uygulanan tedavinin rehberlere uygun ve yeterli olduğu belirtildi. Ne var ki Adli Tıp Kurumu’ndan gelen rapor, bambaşka bir tablo çizdi. Adli Tıp, hastada alerjik reaksiyon gelişmesine rağmen, alerji testi yapılmadan ve çok kısa bir süre içinde aynı kontrast maddeye yeniden maruz bırakılarak ikinci kez anjiyo işleminin yapılmasının, tıp kurallarına uygun olmadığını açıkça ifade etti. İki kurumun bu denli zıt görüşler sunması, yargılama sürecinde kararı verecek mahkemeyi zorlu bir göreve itiyor.
Doktorların Savunması ve Yargı Süreci
İddianamede ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçundan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istenen sanık doktorlar Doç. Dr. Umut K. ve Dr. Erkan Adnan K., üzerlerine atılı suçlamaları kabul etmediklerini ve kusurlu olmadıklarını ifade ettiler. Ancak hukuk ve etik çerçevesinde, her ne kadar doktorlar tıbbi risklerin bilincinde olsalar da, alerjik reaksiyon gibi kritik bir durumda ekstra özen gösterilmesi gerektiği, hasta ve yakınlarının bilgilendirilmesi ve rızasının alınmasının hayati önem taşıdığı sıkça vurgulanır. Bu dava, hekimlerin mesleki sorumluluklarının sınırlarını ve hasta haklarının korunmasının ne kadar elzem olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Hasta Hakları ve Toplumsal Etki
Bu tür trajik vakalar, sadece ilgili aileler için değil, tüm toplum için önemli dersler barındırıyor. Vatandaşlarımızın sağlık hizmeti alırken kendilerini güvende hissetmeleri, bilgilendirilme ve rıza haklarının tam olarak yerine getirilmesi, modern tıp etiğinin temelini oluşturur. Hastanın yaşam kalitesi ve güvenliği, her zaman en öncelikli konu olmalıdır. Bir alerjik reaksiyon sonrası tekrar aynı maddeye maruz bırakılma riski, hasta güvenliği protokollerinin ne denli titizlikle uygulanması gerektiğini gözler önüne seriyor. Bu dava, gelecekte benzer durumların yaşanmaması adına caydırıcı bir emsal teşkil edebilir ve sağlık profesyonellerinin karar alma süreçlerinde daha fazla şeffaflık ve özen göstermeleri gerektiğinin altını çiziyor.
Şimdi gözler, mahkeme sürecinde. Bu davanın sonucu, sadece Ozan Kuleli’nin ailesinin adalet arayışına cevap vermekle kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’deki sağlık hukuku ve hasta hakları konusunda önemli bir mihenk taşı olacak. Herkesin dileği, adaletin tecelli etmesi ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için gerekli derslerin çıkarılması.






