Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz gün TBMM bünyesinde düzenlenen iftar yemeğindeki konuşması, sadece siyasi mesajlar içermeyen, aynı zamanda küresel ekonominin ve uluslararası ilişkilerin geleceğine dair ciddi ipuçları barındıran derinlikli bir analiz sundu. Konuşmanın temel ekseni, İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen dünya düzeninin derin bir sarsıntı yaşadığı ve bu çalkantılı süreçte Türkiye’nin üstlendiği aktif rol oldu. Ekonomik dinamikler açısından bakıldığında, bu çatırdamanın yankıları, emtia fiyatlarından tedarik zincirlerine, yatırımcı güveninden uluslararası ticaret hacmine kadar geniş bir alanda kendini gösteriyor.
Küresel Çalkantıların Ekonomiye Yansımaları
Erdoğan, uluslararası kurumların etkisizleştiği, güç dengelerinin bozulduğu ve uluslararası hukukun ‘rafa kaldırıldığı’ bir eksen kaymasına dikkat çekti. Bu durum, bir ekonomi muhabiri olarak yakından takip ettiğimiz küresel risk iştahını doğrudan etkiliyor. Belirsizliğin ve gerilimin arttığı bir dünyada, sermaye akışları yavaşlıyor, doğrudan yabancı yatırımlar riskli bölgelerden uzaklaşıyor. Özellikle ‘dünyanın en küçük kıvılcımda tutuşacak derecede ısındığı’ tespiti, enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmaların, gıda güvenliği endişelerinin ve enflasyonist baskıların kaynağını oluşturuyor. İran’a yönelik saldırılarla tetiklenen son gelişmeler, Ortadoğu’daki jeopolitik risklerin ne denli kırılgan olduğunu ve bu kırılganlığın küresel petrol fiyatları üzerinde anında hissedilen etkilerini bir kez daha gözler önüne serdi. Artan sigorta maliyetleri, aksayan ticaret yolları, uluslararası sözleşmelerin geçerliliğini yitirmesi gibi faktörler, küresel ekonominin can damarlarını sıkıyor ve her ülkenin, dolayısıyla her vatandaşın cebini doğrudan etkiliyor.
Türkiye’nin İstikrar ve Adalet Ekseni
Bu kaotik tabloda Türkiye’nin ‘sulh ve sükun’ taraftarı olduğu yönündeki net duruşu, aslında ekonomik istikrarın da bir ön koşulu. Bir bölgede çatışma ve gerilim hakimken, orada uzun vadeli bir ekonomik planlama yapmak, yatırım çekmek veya sürdürülebilir bir kalkınma modeli inşa etmek neredeyse imkansızdır. Türkiye’nin diyalog, diplomasi ve adaletten yana tavır alması, komşu coğrafyalardaki gerilimi düşürme çabası, sadece insani bir görev değil, aynı zamanda ülkenin ticaret ortaklarıyla olan ilişkilerini koruma ve potansiyel ekonomik şokları bertaraf etme stratejisidir. ‘Hakkın, hakikatin ve insanı yaşatmanın tarafında olmak’, uluslararası alanda güvenilir bir partner imajı çizerek, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye olan inancını pekiştirmeyi hedefler. Bu inanç, döviz kuru istikrarından uzun vadeli projelere kadar birçok ekonomik parametreyi olumlu yönde etkiler.
Terörsüz Türkiye: Ekonomik Kalkınmanın Temel Taşı
Cumhurbaşkanı’nın ‘Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun köşe taşlarından biri, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge’ hedefiyle yürüttüğümüz çalışmalar vurgusu, ekonomik kalkınma hedefleriyle birebir örtüşüyor. Terörle mücadele, sadece güvenlik meselesi değil, aynı zamanda ciddi bir ekonomik maliyettir. Kaynakların savunma harcamalarına yönlendirilmesi yerine, eğitim, sağlık, altyapı ve Ar-Ge gibi verimli alanlara aktarılması, ülkenin rekabet gücünü artırır. Terörden arındırılmış bir ülke, hem yerli hem de yabancı yatırımcılar için daha cazip hale gelir. Güvenli bir ortam, turizmden tarıma, sanayiden teknolojiye kadar tüm sektörlerde büyümeyi tetikler. TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun terörsüz Türkiye hedefine giden yolda ufuk açıcı bir rol üstlenmesi, toplumsal uzlaşının ekonomik getirisini de beraberinde getirir. Unutulmamalıdır ki, milli birlik ve toplumsal barış, her türlü ekonomik başarının temelini oluşturur ve Türkiye’nin bu vizyonla ilerlemesi, uluslararası arenada güçlenerek yol almasını sağlayacaktır.





