Hafızanın Mekânı: Fatih Camii Haziresinde Bir Tarihçi
İnsanlık tarihi, sadece yaşanmışlıkların kuru bir dökümü değil, aynı zamanda bu yaşanmışlıkları kimin, nasıl ve nerede mühürlediğinin de estetik bir hikâyesidir. İlber Ortaylı gibi bir dehanın, henüz hayattayken Fatih Camii haziresine defnedilmesi yönündeki irade, sadece bir vefa borcu değil, aynı zamanda Türkiye’nin kendi entelektüel köklerine dönüşünün sembolik bir tezahürüdür. Fatih Camii haziresi, bu toprakların kolektif hafıza merkezlerinden biridir. Orada yatan her bir alim ve devlet adamı, aslında bu milletin zihin dünyasını inşa eden birer sütundur. Ortaylı’nın bu manevi silsileye dahil edilmesi, genç dimağlara tarihin sadece kitaplarda kalan bir toz bulutu olmadığını, yaşayan ve nefes alan bir kimlik olduğunu hatırlatması bakımından eşsiz bir kıymet arz eder.
Hukukun Sessizliği ve Suikastların Karanlık Gölgesi
Kadim coğrafyamız bugünlerde maalesef hukukun rasyonalitesiyle değil, suikastların ve karanlık senaryoların ilkel gürültüsüyle sarsılıyor. Bir devletin, varlığını meşru zeminlerde tartışmak yerine suikast yöntemlerine tevessül etmesi, modern medeniyet tasavvurunun iflası demektir. İsrail’in bölgedeki agresif tutumu ve Lübnan’ı adeta bir ‘ikinci Gazze’ haline getirme çabası, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel güvenlik mimarisinin temelinden sarsılmasıdır. Bir ülkenin rejimini tasvip etmemek, o coğrafyayı bir bombalama sahasına çevirme hakkını kimseye vermez. Uluslararası toplumun bu vahşete karşı takındığı mütereddit tavır, aslında kendi geleceğini de ateşe atmaktan başka bir şey değildir. Müzakere masasının yerini savaş uçaklarının alması, insanlığın ortak aklının büyük bir tutulmasıdır.
Toplumsal Bağışıklık: Mezhep Fitnesine Karşı Hakikat Duruşu
Sosyolojik bir perspektifle baktığımızda, toplumları ayakta tutan asli unsur sadece ekonomik göstergeler ya da askeri teçhizat değildir; asıl mukavemet, iç barış ve toplumsal bağışıklık sisteminde gizlidir. Mezhep tartışmaları, bu bağışıklık sistemini içeriden çürüten bir virüs gibi sistemli bir şekilde servis ediliyor. Özellikle sosyal medya algoritmaları üzerinden körüklenen bu yapay ayrışmalar, dış destekli birer toplum mühendisliği ürünüdür. ‘Siyasi mezhepçilik’ olarak adlandırabileceğimiz bu sığ yaklaşım, mazlumun kimliğine bakarak adalet terazisini bozma gafletine düşmektir. Oysa adalet, mezheplerin ve ideolojilerin ötesinde, evrensel bir insanlık borcudur. Türkiye’nin bu suni fitnelere karşı dik durması, sadece kendi selameti için değil, tüm Orta Doğu coğrafyasının istikrarı için vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Barışın İmkânı ve İstiklal Ruhuyla Geleceği Kurmak
Dünya büyük bir ontolojik türbülanstan geçerken, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün BM Genel Sekreteri Guterres’e tevcih edilmesi, barışa duyulan o derin ve asil özlemin bir yansımasıdır. Ancak barış, sadece ödül törenleriyle değil, sahada gösterilecek cesur ve vicdanlı adımlarla inşa edilir. Bizim için en büyük hazırlık ve en sarsılmaz cevap, İstiklal Marşı’mızın o mağrur ruhunda saklıdır. Mehmet Akif’in o tarihi uyarısını rehber edinerek, bu millete bir daha bağımsızlık mücadelesi verdirmemek adına devlet ve millet olarak her an teyakkuzda olmak durumundayız. Gelecek, tarihin derslerini bugünün siyasi bilinciyle harmanlayan, fitneye geçit vermeyen ve adaleti pusula edinenlerin olacaktır.






