Sonsuz Bir Savaşın Bedeli ve Sorgulanmayan Gerçekler
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın terörle mücadele ve savunma sanayii üzerine yaptığı açıklamalar, bir kez daha gündemimize “güvenlik” ve “bağımsızlık” kavramlarını taşıdı. Üç teröristin etkisiz hale getirilmesi ve İstanbul’daki saldırının lanetlenmesi… Bu cümleler, bu topraklarda yankılanan kadim bir yankı gibi. Her defasında aynı acı gerçeği yüzümüze vurur: Bu topraklarda ‘güven iklimi’ denen şey, sürekli diken üstünde bir barış vaadinden mi ibaret?
Yaralı polislerimize acil şifalar dilenirken, Türkiye’nin güven iklimine zarar verilmesine asla müsaade edilmeyeceği vurgusu yapılıyor. Peki, bu müsaade etmeme hali, ne zamana kadar devam edecek bir döngü? Her yeni saldırıda lanetlemek, her yeni şehit haberinde başsağlığı dilemek, bu kısır döngüyü kırmaya yeter mi? Belki de asıl sorgulamamız gereken, terörün sadece dışarıdan gelen bir tehdit olmaktan öte, toplumsal fay hatlarımızın, ekonomik eşitsizliklerimizin ve hatta eğitim sistemimizin bir yansıması olup olmadığıdır. Bu döngüyü kırmanın yolu sadece askeri operasyonlardan mı geçer, yoksa daha derine inen, daha cesur adımlar atmaktan mı?
Şehitlerin Gölgesinde: Gerçek Bağımsızlık Nerede Başlar?
“Biz şehitleri ile yaşayan ve şehitlerinin de yaşadığına inanan bir milletiz.” Bu sözler, elbette ki milletimizin kutsal değerlerine olan bağlılığının bir nişanesi. Bayrağımızın şanla dalgalanması, milletimizin özgür olması için canlarını feda eden şehitlerimize ve gazilerimize duyulan şükran, bu coğrafyada yaşayan herkesin ortak hissidir. Ancak bu aziz hatıra, sadece anma günlerinde dilimize pelesenk olan bir slogan mı, yoksa bizlere yüklediği ağır bir sorumluluk mu? Onların uğruna can verdiği vatan, gerçekten her bir bireyine hak ettiği özgürlüğü, refahı ve adaleti sunabiliyor mu? Bu soruların cevabını samimiyetle aramadan, şehitlerin hatırasını tam anlamıyla idrak etmiş sayılır mıyız?
Konuşmanın diğer önemli kısmı ise savunma sanayiine odaklanıyor. Cumhurbaşkanı, sektöre katkı sağlayan mühendislerden akademisyenlere, işçilerden Savunma Sanayii Başkanlığı’na kadar herkese teşekkür ederek, savunmada tam bağımsız Türkiye yolunda önemli bir eşiğin geride bırakıldığını belirtti. Yeni çelik kubbe sistemlerinin, hava savunmasını tahkim edeceği ve ordunun caydırıcılığını üst seviyelere çıkaracağı ifade ediliyor. Bu, şüphesiz gurur verici bir başarı hikayesi. Kendi göbeğini kendi kesmek, bir ülke için stratejik öneme sahip. Ancak sormak gerek: Bu çelik kubbe, sadece semalardan gelen tehditleri mi bertaraf eder? Toplumsal kutuplaşmanın, ekonomik darboğazın, fikir yoksulluğunun oluşturduğu gedikleri kapatabilir mi? Gerçek bağımsızlık, sadece savunma sanayii kulelerinde mi yükselir, yoksa her bir vatandaşın refahında, özgür düşüncesinde kök salar?
Caydırıcılığın Gerçek Bedeli ve Vatandaşın Payına Düşen
Savunma sanayiindeki bu yatırımlar, ‘kritik bir merhale’ olarak nitelendiriliyor. Ordumuzun caydırıcılığını artırmak elbette önemlidir. Fakat bu ‘caydırıcılık’ kavramı, sokaktaki vatandaşın gündelik hayatına nasıl yansıyor? Milyarlarca liralık yatırımlarla tahkim edilen bu güç, sofrasındaki ekmeğe, çocuğunun eğitimine, yarınlarına duyduğu umuda ne kadar karşılık buluyor? Savunma gücü bir ulusun varlığını korur, evet. Ama bir ulusu ‘yaşatan’, sadece tanklar, füzeler ya da insansız hava araçları mıdır? Yoksa güçlü bir ekonomi, adil bir hukuk sistemi, özgür bir medya, nitelikli bir eğitim ve en önemlisi birbirine güvenen bireylerin oluşturduğu bir toplum mu?
Asıl bağımsızlık, sadece dış tehditlere karşı çelikten bir kalkan örmekle değil, aynı zamanda içerideki her türlü eşitsizliği, adaletsizliği ve cehaleti de ortadan kaldırmaktan geçer. Çünkü en büyük düşman, çoğu zaman dışarıda değil, kendi kör noktalarımızda saklıdır. Belki de en büyük savunma, toprağımızı değil, zihnimizi ve vicdanımızı tahkim etmektir. Her bir vatandaşın kendi ülkesine, kendi geleceğine olan inancı sarsıldığında, en gelişmiş savunma sistemleri bile ne kadar caydırıcı olabilir ki? Bu açıklamalar, bizlere sadece askeri başarıları değil, aynı zamanda toplum olarak nereye evrildiğimizi, hangi bedelleri ödediğimizi ve neleri sorgulamamız gerektiğini de fısıldıyor.






