Siyasetin sadece bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda bir denge sanatı olduğunu kanıtlayan günlerden geçiyoruz. Ortadoğu’nun jeopolitik fay hatları yeniden hareketlenirken, Türkiye’nin bu karmaşada üstlendiği ‘kurucu akıl’ rolü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirdiği yoğun diplomasi trafiğiyle bir kez daha somutlaştı. Barışın kırılgan, çatışmanın ise bir o kadar davetkar olduğu bu coğrafyada, diyalog kapılarını açık tutmak sadece siyasi bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluktur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede, İran ve Körfez ülkelerindeki güncel gelişmeleri ve bölgesel istikrarın korunması için atılması gereken adımları masaya yatırdı. Ardından Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan ve Kuveyt Emiri Şeyh Meşal el-Ahmed el-Cabir es-Sabah ile görüşen Erdoğan, bölgedeki saldırılar karşısında Türkiye’nin dayanışma mesajlarını iletti. Bu görüşmelerin odağında, kaosun hakim olduğu bir iklimde uluslararası hukuk ve karşılıklı saygı çerçevesinde sükunetin yeniden tesis edilmesi arzusu yer alıyordu.
Jeopolitik Riskler ve Bölgesel Güvenlik Mimarisi
Dünya enerji koridorlarının kalbi sayılan Basra Körfezi ve çevresi, sadece demografik yapısıyla değil, küresel ekonomi üzerindeki belirleyici etkisiyle de hayati bir öneme sahiptir. Bu bölgede yaşanacak en küçük bir istikrarsızlık, dalga dalga tüm dünyaya yayılma potansiyeli taşır. Türkiye, bu noktada Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile yapılan görüşmede de vurgulandığı üzere, çatışmaların bölgesel ve küresel güvenlik açısından doğurabileceği ağır sonuçlara dikkat çekmektedir. Diplomasinin bir kenara itilmesi, yalnızca taraflar için değil, tüm insanlık için telafisi imkansız kayıplar anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin bu süreçteki tutumu, sadece bir arabuluculuk faaliyetinden öte, bölgenin kolektif hafızasına ve barış içinde bir arada yaşama iradesine yapılan bir çağrıdır. Diplomasiye şans vermenin en akılcı yol olduğunu belirten Erdoğan, sorunların müzakere masasında çözülmesi gerektiğini bir kez daha uluslararası kamuoyuna hatırlatmıştır. Bilindiği üzere, Türkiye’nin dış politika doktrini ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ ilkesi üzerine inşa edilmiştir ve bu doğrultuda komşu ülkelerin toprak bütünlüğü ile egemenlik hakları her zaman öncelikli kabul edilmektedir.
Ortadoğu’da Yeni Bir Dönem ve Taziye Mesajı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomasi trafiği sadece Arap dünyasıyla sınırlı kalmadı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yapılan görüşmede, İran’a yönelik saldırılar ve sonrasındaki gerilim ele alındı. Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki eş güdümün önemi vurgulanırken, barış sürecine verilecek her türlü desteğin stratejik değeri üzerinde duruldu. Bu süreçte Türkiye, tarafları itidale davet ederken aynı zamanda bölgedeki tüm aktörlerle konuşabilen nadir ülkelerden biri olma vasfını korumuştur.
Öte yandan, yaşanan üzücü gelişmeler neticesinde hayatını kaybeden İran lideri Ayetullah Ali Hamaney için taziye mesajı yayımlayan Erdoğan, komşu ülke İran halkına başsağlığı dileklerini iletti. Bu tür liderlik değişimleri ve vuku bulan kayıplar, sosyolojik olarak toplumlarda derin etkiler bırakırken, bölgedeki diplomatik teamüllerin ve komşuluk hukukunun gereği olarak taziye süreçleri büyük önem taşır. Türkiye, bölgedeki tüm dost ve kardeş halkların hak ettiği huzura kavuşması için kararlılıkla çalışmaya devam edeceğini bir kez daha teyit etmiştir.






