Muğla’nın Menteşe ilçesinde yankılanan feryat, sadece 42 yaşındaki Mehmet Öztürk’ün değil, bu ülkenin ekonomik çarklarında ezilen milyonların sesi oldu. Park halindeki motosikletine 203 bin 965 TL gibi akıl almaz bir ceza kesilen Öztürk, yaşadığı çaresizliği motorunu yakarak haykırdı. Bu bir intihar girişimi değil, bir sistem eleştirisi, bir “ben bittim” çığlığıdır. Asgari ücretle geçinen, evli ve torun sahibi bir vatandaşın ömrünün değil, hayatının ipotek altına alınmasıdır.
Çaresizliğin Anatomisi: Park Halindeki Motora Kesilen İnfaz
Mehmet Öztürk’ün dramı, alışveriş merkezi önünde sabit duran motoruna ehliyetsiz ve vizesiz yakalanmasıyla başladı. Ancak asıl tokat, kesilen cezanın büyüklüğüydü: Tam 203 bin 965 TL. Kendi ifadesiyle, motoru 50 bin lira bile etmezken, bir araba parasına denk gelen bu ceza, sıradan bir ihlal olmanın ötesinde bir yıkım emriydi. Drone ile tespitten, evinin arkasına kadar takip edilmesine; bu süreçte hissedilen şey hukukun caydırıcılığı değil, düpedüz bir kuşatılmışlık hissiydi. İtiraz süreci başlattığını belirtse de, bu meblağın asgari ücretli bir insan için ne ifade ettiğini açıkça dile getiriyor: Yıllarca sürecek bir borç sarmalı, faiz üzerine binecek faizler ve kaçınılmaz bir icra tehdidi. İki çocuk, iki torun bakmakla yükümlü bir adam için bu, sadece bir ceza değil, bir ömür boyu sürecek bir mahkumiyettir.
Hukukun Gölgesi mi, Celladı mı? Milyonluk Cezaların Perde Arkası
Peki, bir trafik cezası nasıl olur da bu denli astronomik rakamlara ulaşır? Türkiye’deki trafik kanunları, özellikle ehliyetsiz araç kullanımı ve vize eksikliği gibi durumlar için ciddi yaptırımlar öngörse de, cezanın bu denli katlanmasının ardında yatan mekanizmalar sorgulanmalı. Tekerrür hükümleri, ceza puanları, birden fazla ihlalin birikmesi ve belki de zamanında ödenmeyen eski cezaların faizleriyle birlikte kabarması bu tür durumları tetikleyebilir. Ancak sistem, vatandaşın ödeme gücünü ve sosyal durumunu hiçe sayarak bir cezayı adeta bir ölüm fermanına dönüştürebilir mi? Bu, caydırıcılık ilkesinin sınırlarını zorlayan, hatta aşan bir uygulamadır. Hukukun amacı, düzeni sağlamak ve ihlalleri önlemekken, bu vakada olduğu gibi insanları çaresizliğe, intihar eşiğine sürüklemesi, sistemin kendisini yeniden gözden geçirmesini gerektirir. Bir arabanın sıfır fiyatına denk gelen bir ceza, motorsikletin ekonomik değerinin dört katını aşıyorsa, burada orantılılık ilkesi nerede kalır?
Asgari Ücretlinin Çıkmazı: Bir Bunalım Hali
Mehmet Öztürk’ün hikayesi, Türkiye’deki ekonomik gerçeklerin acı bir yansımasıdır. Asgari ücretle yaşayan bir vatandaşın, 200 bin liralık bir cezayı ödemek için en az bir yılını, hatta daha fazlasını harcaması gerektiği gerçeği, onun kişisel giderlerini (elektrik, su, doğal gaz, telefon) tamamen sıfırlaması anlamına gelir. Bu, bir aileyi açlık sınırına itmek, borç sarmalında boğmak ve toplumsal huzursuzluğu tetiklemek demektir. Zira bir kişinin temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesi, sadece o kişiyi değil, ailesini ve nihayetinde toplumu da etkiler. Bu tür yüksek cezaların, özellikle dar gelirliler üzerindeki psikolojik baskısı, onları bunalıma sürükleyebilir, sosyal hayattan koparabilir ve hatta daha radikal eylemlere itebilir. Adalet, sadece kural koymakla değil, o kuralların uygulanmasında vicdan ve insanlık temelinde hareket etmekle sağlanır. Devlet, vatandaşını korumakla yükümlüyken, onu bu denli büyük bir yükün altına sokarak nasıl bir sosyal sözleşme tesis ettiğini sorgulamalıdır.
Bu olay, sadece bir motorsikletin yanması değil, bir vatandaşın umutlarının da küle dönmesi demektir. Türkiye’de adaletin terazisi, bazen o kadar ağır basar ki, ezilenin nefesi kesilir. Mehmet Öztürk’ün feryadı, sadece bir ceza makbuzunun değil, ekonomik ve hukuki sistemin dayattığı ağır yüklerin bir sembolü olarak tarihe geçecektir. Bu tür vakaların, toplumun ruhunda derin yaralar açtığı ve devlete olan güveni sarstığı unutulmamalıdır.






