Orta Doğu’nun kadim toprakları, tarihin en gerilimli gecelerinden birine tanıklık ederken, İran semaları barut kokusu ve stratejik hamlelerin kurşuni ağırlığıyla yankılanıyor. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri eksenli harekatın; Tahran’ın puslu sokaklarından, İsfahan’ın tarihi dokusuna, Kum kentinin dini siluetinden Kerec’in endüstriyel merkezlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyayı hedef alması, bölgedeki dengeleri kökünden sarsacak nitelikte bir estetik yıkımı ve siyasi krizi beraberinde getiriyor. Bu askeri hareketlilik, sadece füzelerin gökyüzünde çizdiği ışıklı izlerden ibaret değil; aynı zamanda binlerce yıllık bir devlet geleneğinin ve bölgesel nüfuz savaşlarının en somut tezahürüdür.
Güvenlik Politikaları Uzmanı Dr. Coşkun Başbuğ, bu kaotik tabloyu değerlendirirken stratejik bir perspektif sunarak, meselenin sadece mühimmat kapasitesiyle ölçülemeyeceğini vurguluyor. Başbuğ’a göre, bir rejimin sadece hava harekatlarıyla, yani gökyüzünden yağan demir yığınlarıyla devrilmesi, tarihin ve sosyolojinin gerçeklerine aykırı bir beklentidir. Bir devletin siyasi dokusunun değişmesi için, o dokuyu içeriden besleyen bir altyapı ve toplumsal karşılık gereklidir. İran halkının ekonomik politikalara ve Devrim Muhafızları’nın katı tutumuna karşı beslediği içsel huzursuzluk bir gerçeklik olsa da, dışarıdan gelen bir müdahalenin bu toplumu parçalamak yerine, tam aksine ‘vatan savunması’ paydasında kenetleme potansiyeli göz ardı edilmemelidir.
Kadim Şehirlerin Kaderi ve Stratejik Derinlik
Hedef alınan kentlerin her biri, İran’ın demografik ve siyasi şah damarı niteliğindedir. Tahran, yaklaşık 9 milyonluk nüfusuyla sadece bir başkent değil, Orta Doğu’nun en büyük metropollerinden biridir. İsfahan ise ‘Dünyanın Yarısı’ (Nısf-ı Cihan) olarak anılan, UNESCO Dünya Mirası listesindeki yapılarıyla bir sanat abidesidir. Bu denli yüksek nüfus yoğunluğuna ve tarihi öneme sahip merkezlerin ateş hattına alınması, uluslararası hukukta Cenevre Sözleşmesi gibi insani normların sınırlarını da tartışmaya açmaktadır. Savaş hukukunda sivil yerleşim yerlerinin ve kültürel mirasın korunması esas olsa da, modern çatışmalarda bu sınırların ne denli esnetildiği, dünya kamuoyunun vicdanında derin yaralar açmaktadır.
Türkiye’nin adli ve idari süreçleri açısından bakıldığında, sınır güvenliği ve mülteci yönetimi protokolleri, komşu coğrafyalardaki bu tarz büyük çaplı çatışmaların ardından Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ile Göç İdaresi Başkanlığı’nın teyakkuza geçmesini gerektirir. Uluslararası hukukta bir ülkenin egemenlik haklarına yapılan saldırılar, genellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde uzun soluklu kınama ve diplomatik yaptırım süreçlerini tetikler. Ancak bölgedeki gerilim, hukuki metinlerin çok ötesinde, doğrudan insan hayatını ve bölgesel refahı tehdit eden bir noktaya evrilmiştir.
Bölgesel Güvenlik Kuşağı ve Göç Dinamikleri
Dr. Coşkun Başbuğ, özellikle Belucistan ve PEJAK gibi unsurlar üzerinden İran’ın parçalanma senaryolarına dikkat çekerek, bu durumun bölgedeki en çok İsrail’in stratejik çıkarlarına hizmet edeceğini belirtiyor. Bölünmüş bir İran, Orta Doğu’nun kalbinde kapanması imkansız bir yara açabilir. Bu sarsıntıların Türkiye, Irak ve Afganistan hattında yaratacağı domino etkisi, sadece siyasi değil, devasa bir insani dramın da habercisi olabilir. Türkiye’nin bu noktadaki sağduyulu tutumu, sadece kendi sınırlarını korumak değil, tüm coğrafyanın istikrarını önceleyen bir diplomatik kalkan niteliğindedir.
Şu an için Türkiye-İran sınırındaki Van ve civarında kitlesel bir göç hareketi gözlemlenmese de, bombardımanların dozunun artması bu durumu her an değiştirebilir. Türkiye, Pasaport Kanunu ve Sınır Güvenliği Mevzuatı kapsamında gerekli her türlü teknik donanıma sahip olsa da, komşudaki yangının kendi kapısına sıçramaması için teyakkuz halini sürdürmektedir. Sanatın ve estetiğin yüceliğini konuşmamız gereken bir çağda, stratejik haritaların ve askeri terminolojinin gölgesinde kalmak, modern insanın en büyük trajedisidir.






