Orta Doğu, tarihin en kanlı ve kaotik sabahlarından birine uyanırken, ‘medeniyetin beşiği’ olarak anılan Avrupa’nın bu yangına verdiği tepki, trajedi ile ironi arasındaki o ince çizgiyi yerle bir etti. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı kapsamlı askeri operasyonun ardından Brüksel koridorlarından yükselen ‘derin endişe’ fısıltıları, dijital dünyanın keskin zekalı kullanıcıları için adeta birer mizah malzemesine dönüştü. Bölgede patlayan bombaların yankısı sürerken, Avrupa Birliği liderlerinin ‘iş-yaşam dengesi’ hassasiyetinden ödün vermemesi, diplomatik bir skandaldan ziyade anakronik bir kopukluk olarak kayıtlara geçti.
Diplomatik Hantallık mı, İş-Yaşam Dengesi mi?
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Orta Doğu’da dengelerin altüst olduğu bir hafta sonunun ardından, değerlendirme toplantısı için takvimden 2 Mart Pazartesi gününü işaret etmesi, sosyal medyada deyim yerindeyse bir infial yarattı. Avrupa Birliği’nin dış politika karar alma mekanizması, doğası gereği 27 farklı üye ülkenin ulusal çıkarlarını ortak bir paydada buluşturmayı hedefleyen son derece hantal bir bürokratik yapıya sahiptir. Normal şartlarda bu tür kriz anlarında ‘ivedi’ kodlu kriz masalarının kurulması beklenirken, Brüksel’in ‘mesai saatlerini’ beklemeyi tercih etmesi, Avrupa’nın küresel siyasetteki ağırlığını bir kez daha tartışmaya açtı.
Sosyal medya platformlarında paylaşılan boş parlamento salonları ve güneş gözlüklü Macron fotoğrafları, aslında sadece birer şaka değil; Avrupa’nın stratejik körlüğüne ve kriz yönetimi kabiliyetine vurulan sert birer tokat niteliğindeydi. Bir kullanıcının ‘Yıllık tatilim nedeniyle 7 Nisan’a kadar ofis dışındayım’ göndermesi, Avrupa bürokrasisinin kriz anlarındaki genel geçer refleksini en çıplak haliyle özetledi. Türkiye ve dünya genelinde diplomatik protokoller, genellikle olaydan sonraki ilk 2 saat içinde ‘reaksiyon’ verilmesini öngörürken, Avrupa’nın 48 saatlik sessizliği, ‘eski kıtanın’ jeopolitik emekliliğini mi ilan ettiği sorusunu akıllara getirdi.
Bölgesel Kaos ve İnsani Bilançonun Ağır Yükü
Mizahın ve eleştirinin perde arkasında ise kapkara bir tablo hakim. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyonlar sonucunda İran Kızılayı, 201 kişinin hayatını kaybettiğini ve 747 kişinin yaralandığını duyurdu. İran lideri Ayetullah Ali Hamaney dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey yetkilinin öldürülmesi, bölgedeki devlet hiyerarşisini ve güvenlik dokusunu kökten sarsmış durumda. Bu tür askeri müdahaleler sonrasında adli ve tıbbi süreçler, uluslararası hukukun bir gereği olarak titizlikle yürütülür; ancak savaş sahasındaki otopsi ve kimlik tespiti süreçlerinin zorluğu, bilançonun daha da ağırlaşabileceğine işaret ediyor.
İran’ın misilleme olarak hedef aldığı Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkeler, sadece stratejik askeri üslere değil, aynı zamanda küresel petrol ticaretinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı’nın güvenliğine de ev sahipliği yapıyor. Bu durum, Avrupa’nın ‘hafta sonu tatili’ tadındaki yaklaşımının aksine, küresel bir enerji ve güvenlik krizinin kapıda olduğunu gösteriyor. AB Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın, gelen tepkiler üzerine dışişleri bakanlarını acil toplantıya çağırması, Brüksel’in sosyal medya baskısıyla dahi olsa uykusundan uyandığını kanıtlar nitelikte. Ancak tarih, geciken kararların faturasının her zaman sahada ödenen canlarla kesildiğini bir kez daha hatırlatıyor.






