MENÜ
21 Haziran 2026 Pazar
DOLAR 46,4792 ▼ %0,02
EURO 53,3552 ▲ %0,15
ALTIN 6.205,50 ▼ %1,30

Küresel Ekonomi Soluğunu Tuttu: Süper Güç Hürmüz’de Neye Takıldı?

Süper Gücün Paradoksu: Sahadaki Üstünlük, Siyasi Çıkmazlar

Ortadoğu, bir kez daha dünya gündeminin en kritik maddesi. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert politikaları, sahada gözle görülür bir askeri üstünlük sergilemesine rağmen, stratejik ve siyasi anlamda Washington’ı derin bir açmaza sürüklüyor. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinde yoğunlaşan kriz, sadece bölgeyi değil, küresel enerji akışını ve dünya ekonomisinin geleceğini doğrudan tehdit ediyor. Tarafların her hamlesi, adeta bir satranç oyununda olduğu gibi, savaşın ve barışın kaderini belirleyecek kritik bir virajı işaret ediyor.

İlk bakışta, ABD’nin devasa nüfusu, dünyanın en güçlü ordusu ve en büyük ekonomisiyle İran karşısında açık ara bir avantajı olduğu düşünülebilir. Bu tabloya, İsrail’in yüksek teknolojiye dayalı askeri yetenekleri ve gelişmiş istihbarat ağı da eklendiğinde, çatışma İran açısından kazanılması imkansız bir mücadele gibi görünüyor. Ancak sahadaki gelişmeler ve uzman analizleri, klasik askeri güç ölçütlerinin ötesinde, çok daha karmaşık bir dengenin ortaya çıktığını gösteriyor.

Hürmüz Boğazı: Tahran’ın Asimetrik Gücü

İran, onlarca yıldır uluslararası yaptırımlar altında yaşamanın getirdiği tecrübeyle, kısıtlı askeri ve ekonomik kapasitesini stratejik bir avantaja dönüştürmeyi başardı. Tahran yönetimi, doğrudan bir askeri zafer hedeflemek yerine, rakiplerinin zayıf noktalarını hedef alan, yıpratıcı ve asimetrik bir strateji izliyor. Bu stratejinin kalbinde ise, dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin geçtiği, küresel enerji akışının can damarı olan Hürmüz Boğazı yer alıyor.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kısmen kapatma kararı, krizin seyrini değiştiren en önemli hamlelerden biri oldu. Washington’ın bu durumu “diplomatik başarı” olarak sunmasına rağmen, uzmanlar bu tavrı stratejik bir zafiyetin göstergesi olarak yorumluyor. Siyaset Bilimleri Uzmanı Doç. Dr. Faik Tanrıkulu’na göre, askeri olarak üstün bir gücün bu tür tavizleri başarı olarak sunması, caydırıcılığının aşınmasına neden oluyor. Zira bu durum, serbest seyrüseferin yeniden tesis edildiği anlamına gelmiyor; aksine, İran’ın geçişi kendi siyasi onayına bağlayan fiili bir ‘izin rejimi’ kurduğunu gözler önüne seriyor. Gemilerin kısmi geçişine izin verilmesi bile, ABD’nin mutlak deniz üstünlüğü söylemine rağmen İran’ın kuralları belirleyebildiği algısını güçlendiriyor.

Geçmişten Bugüne Hürmüz Gerilimi ve Küresel Etkileri

İran, Hürmüz kartını ilk kez kullanmıyor. 1980’li yıllardaki “Tanker Savaşı” döneminde de Basra Körfezi’nde gemilere saldırılar düzenlemiş, mayınlar döşemiş ve sürat botlarıyla tankerleri hedef almıştı. Ancak o dönemde bile İran, boğazdaki trafiği tamamen durduramamış, piyasalar zamanla duruma uyum sağlamıştı. 2011’de Ahmedinejad, 2018’de Ruhani de benzer tehditler savurmuş, ancak her seferinde geri adım atılmıştı. Zira Hürmüz’ü tamamen kapatmak, İran’ın kendi ekonomik çıkarlarını da baltalayan bir hamleydi.

Ancak bugün tablo, çok daha ağır bir stratejik krize işaret ediyor. Hürmüz’de yaşanan her gerilim, yalnızca enerji piyasalarını değil, küresel dengeleri de sarsıyor. Petrol fiyatlarındaki sıçrama, tanker trafiğindeki sert düşüş, sigorta maliyetlerindeki artış ve Körfez’de biriken gemiler, bu geçiş noktasının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha kanıtladı. Özellikle Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi enerji ithalatçısı ülkeler için Hürmüz, ekonomik güvenliğin temel hattı anlamına geliyor.

Washington’ın Çıkmazı: Hedefler Muğlak, Destek Kısıtlı

Washington açısından sorunun yalnızca ekonomi ya da kamuoyu baskısı olmadığı, asıl sorunun stratejik hedeflerin belirsizliği olduğu vurgulanıyor. Bir yanda İran’ın füze kapasitesini yok etmek, diğer yanda rejim değişikliği ya da nükleer programı bitirmek gibi birbirini tamamlamayan hedefler dillendiriliyor. Bu durum, olası bir savaşın siyasi maliyetini katlayarak artırıyor.

Dahası, ABD müttefiklerinden de beklediği desteği tam anlamıyla bulamıyor. Özellikle Avrupa ülkeleri, Hürmüz gibi kritik başlıklarda ABD’nin istediği sert askeri çerçeveye mesafeli yaklaşıyor. Bu, askeri gücün tek başına yeterli olmadığını, siyasi çıkış yolunun ise her geçen gün daha da daraldığını gözler önüne seriyor. ABD için bu savaş sürdürülemez bir hal alıyor; çünkü askeri olarak uzadıkça, siyasi olarak kaybettiriyor. Son anketler, Amerikalıların çoğunluğunun savaşın hızlıca bitmesini istediğini, bağımsız seçmende memnuniyetsizliğin çok yüksek olduğunu gösteriyor. Bu tablo, Trump yönetiminin iç siyasetteki manevra alanının ne kadar daraldığını ortaya koyuyor.

Askeri Çözümlerin Ağır Bedeli ve İran’ın Savaşma Tarzı

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı askeri güç kullanarak açma kapasitesi bulunsa da, bu seçeneğin ciddi riskler taşıdığı belirtiliyor. Olası bir askeri müdahale, yalnızca bölgesel gerilimi tırmandırmakla kalmayıp, küresel ekonomiyi derinden etkileyecek öngörülemez sonuçlar doğurabilir. Benzer şekilde, İran’ın petrol ihracatının merkezi olan Harg Adası’na yönelik olası bir operasyon da riskli senaryolar arasında. Bu tür bir hamle, İran ekonomisine ağır bir darbe vurabilir ancak Tahran’ın geri adım atmasını garanti etmiyor; aksine misilleme riskini artırıyor.

Doç. Dr. Faik Tanrıkulu’na göre, asıl soru “ABD isterse İran’ı vurabilir mi?” değil, “ABD, İran’ı vurarak istediği siyasi sonucu alabilir mi?” olmalıdır. İran, birkaç hava saldırısıyla diz çökecek klasik bir hedef değil. Washington’da sıkça kurulan bu cümle, Amerikan askeri gücünün sınırlarını değil, bu gücün siyasi sonuç üretme kapasitesini test ediyor. İran’ı zor hedef yapan en önemli unsurlardan biri, savaşma tarzı. Tahran, ABD ile aynı düzlemde savaşmıyor. Uçak gemisine karşı uçak gemisi çıkarmıyor; onun yerine maliyeti yükselten, denklemi bozan, cepheyi genişleten yöntemlere yaslanıyor: Füze, drone, mayın, vekil unsurlar, enerji hatlarına dönük baskı ve deniz trafiğini tehdit eden asimetrik araçlar. Mesele, Amerikan ordusunu cephede yenmek değil; Amerikan müdahalesini pahalı, uzun, yıpratıcı ve siyasi açıdan tartışmalı hale getirmek.

Diplomatik Çıkmaz ve Stratejik Seçenekler

Washington, diplomatik cephede de beklediği desteği tam olarak bulamıyor. ABD, İran’a karşı küresel ve yekpare bir destek hattı oluşturamıyor. Özellikle Avrupa’da, Hürmüz gibi başlıklarda ABD’nin istediği sert askeri çerçeveye mesafeli yaklaşan bir tutum dikkat çekiyor. Bu durum, İran’ın tam da istediği şey: Washington’ı yalnızlaştırmak, yükü ağırlaştırmak ve askeri üstünlüğü siyasi sıkışmaya çevirmek.

Peki, ABD’nin bu karmaşık tabloda nasıl bir yol izleyebileceği düşünülüyor? Uzmanlar, Washington’ın stratejik seçeneklerini beş ana hatta çeşitlendirebileceğini belirtiyor:

  1. Tam ölçekli savaşa girmeden Hürmüz’de eskort, hava savunması ve mayın temizlemeye dayalı savunma ağırlıklı deniz güvenliği kurmak.
  2. Kara harekâtından kaçınıp İran’ın füze, dron ve deniz tacizi kapasitesini sınırlayan nokta atışı ve sınırlı baskı uygulamak.
  3. Fransa gibi ülkelerin saldırı koalisyonuna mesafeli durduğu ortamda, NATO yerine görev bazlı koalisyonlar kurup bazı müttefikleri diplomasiye, bazılarını mayın temizlemeye, bazılarını da bölgesel savunmaya yönlendirmek.
  4. İran’ın misillemesini pahalı ama yönetilebilir kılmak için üs savunması, enerji altyapısı koruması ve siber savunmayı güçlendirmek.
  5. Askeri baskıyı mutlaka bir diplomatik çıkış kanalıyla birleştirmek.

Ekonomik Yaptırımlar: Washington’ın Kırmızı Çizgisi mi?

Çoğu analiste göre, Washington yönetiminin elindeki en güçlü araçlardan biri ise ekonomik yaptırımların kaldırılması seçeneği. İran ekonomisi, petrol ihracatına getirilen kısıtlamalar nedeniyle ciddi bir daralma yaşıyor; ülkedeki toplumsal huzursuzlukların önemli bir bölümü de ekonomik sıkıntılardan kaynaklanıyor. Ancak ABD’nin sunduğu şartlar, İran tarafından kabul edilmesi zor talepler içeriyor: füze programının sınırlandırılması, bölgesel etkisinin azaltılması ve Hürmüz üzerindeki kontrolün gevşetilmesi.

Mevcut tabloda hem ABD hem de İran belirli avantajlara sahip olsa da, tarafların geri adım atmasını zorlaştıran karmaşık bir denge oluşmuş durumda. İran, Boğaz üzerindeki kontrolüyle küresel baskı oluşturuyor ve savaşı uzatarak rakibinin maliyetini artırıyor. ABD ise askeri üstünlüğünü koruyor ancak bu gücü kullanmanın siyasi maliyetinden çekiniyor. Uzmanlara göre, savaşın uzaması, her iki taraf için de maliyetleri artıracak. Ancak bu süreç, özellikle ABD açısından iç siyasi baskıyı büyütebilir. İran’ın zaman kazanma stratejisi, Trump yönetimini daha hızlı ve riskli kararlar almaya zorlayabilir.

Doç. Dr. Faik Tanrıkulu’na göre bu durum, “ekonomik zayıflık + stratejik direnç” olarak okunmalıdır. İran, IMF’nin görünüm raporlarında yüzde 1,1 gibi düşük reel büyüme projeksiyonlarıyla gerçekten ağır baskı altında. ABD Hazine Bakanlığı, yüzlerce kişi, gemi ve şirkete yaptırım uygulayarak İran’ın petrol gelirini kısmayı hedefliyor; ancak bu, İran’ın teslim olmaya hazır olduğu anlamına gelmiyor. İranlı yetkililer, yaptırım kaldırılması karşılığında bazı nükleer tavizleri konuşmaya açık olsa da, uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını ve yaptırımların somut bir takvimle kaldırılmasını istiyor. Daha kritik olan ise, İran’ın ‘savunma kapasitesinden vazgeç, karşılığında muğlak yaptırım rahatlaması al’ formülünü açıkça reddetmesi. Bu da Tahran’ın pazarlığı ekonomi başlığında değil, rejim güvenliği ve stratejik caydırıcılık başlığında kurduğunu gösteriyor. Washington için yaptırımlar bir baskı aracı, İran içinse kaldırılmaları bir rejim nefes borusu. Fakat İran bu nefes borusunu almak için füze kapasitesini, savunma doktrinini ve tüm bölgesel etkisini masadan kaldırmak istemiyor. Bu nedenle yaptırım kaldırma pazarlığı artık sadece ekonomik değil; nükleer program, füze kapasitesi, vekil ağlar ve Hürmüz üzerindeki baskı gücüyle birlikte okunuyor.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir