Süper Kahraman Değil, Sadece Biraz Daha Dikkatli
“Her şeyi hissediyorsun abi!” Bir taksi koltuğuna oturduğunuzda, dikiz aynasından size yöneltilen o hayret dolu bakışların sesidir bu. Toplum olarak hikayeleştirmeyi, dramı ve imkansızı oynamayı ne kadar çok seviyoruz. Görme engelli bir bireyi gördüğümüzde ona hemen bir Marvel kahramanı muasırı muamelesi yapıp, radar sistemleri veya gizli güçler atfediyoruz. Oysa mesele sadece biyolojik bir veri işleme hızı farkı. İnsanların çoğu duyumsamayı hissetmekle karıştırıyor. Sesiniz, hareketleriniz, hatta bir yeri tarif ederken kafanızı çevirme açınız bile aslında dış dünyaya sürekli bilgi sızdırıyor. Bizler sadece bu sızıntıları okumayı öğreniyoruz.
Görsel Konforun Getirdiği Duyusal Tembellik
Gören insanlar için dünya, gözlerin sunduğu o hızlı ve zahmetsiz veri akışından ibaret. Gözler, zihnin en tembel dostudur; her şeyi hazır sunar, derinleşmeye gerek bırakmaz. Bu konfor alanı, diğer duyuları birer birer emekli eder. Koku, tat, dokunma ve işitme; görsel gürültünün altında ezilip gider. Bir taksi şoförünün “Nasıl oldu bu?” sorusunun altında yatan o bitmek bilmeyen merak, aslında kendi duyusal kapasitesinden ne kadar uzaklaştığının bir kanıtı. Oysa her şeyi hissetmiyoruz; biz sadece sizin görmekten diğerlerini unuttuğunuz o dünyada, dört dördü beş etmeye çalışıyoruz.
Hissiyat Bağ Kurmadan Başlamaz
Birinin sesinden yorgun olduğunu anlamak bir hissiyat değildir, bu sadece bir tespittir. Gerçek hissetmek, zaman ve derin bir bağ gerektirir. Samimiyet, bir insanın kelimelerinin arasından sızan o ince titreşimdir. Sosyal ortamlarda “çok ilginç biriymişim” gibi davranılması, aslında sistemin farklı olanı nasıl bir ‘sergi nesnesine’ dönüştürdüğünün en net göstergesi. Oysa hepimiz aynı fiziksel kurallara tabiyiz. Sizin ‘mucize’ dediğiniz şey, bizim hayatta kalma mekanizmamızın ta kendisi. İlk andaki öfke ya da mutluluk bir hissiyat değil, ortamın verdiği ham bilgidir. İnsanı insan yapan hissiyat ise, o veriler biriktikten sonra oluşan o sarsılmaz bağdır.
Sistem Hatası: Şaşırmayı Bırakıp Kaldırıma Bakın
İşte ironinin koptuğu nokta tam burası: Toplum bize ‘üstün yetenekli’ muamelesi yaparken, en temel insani hakkımız olan yürünebilir bir çevreyi bize çok görüyor. Şaşırmayı, hayret etmeyi ve o egzotik soruları bir kenara bırakalım. Biz de sizinle aynı sokaklarda, aynı gürültüde, aynı kaosun içinde yaşıyoruz. Ancak o çok övdüğünüz duyularımız bile bizi kaldırımsız bir şehirde kurtarmaya yetmiyor. “Yine aynı yere geldik” diyebilirsiniz ama bu sistemin en büyük açığı budur: Görme engelini bir gizem gibi pazarlayıp, sokaktaki engelleri görmezden gelmek. Bizim süper güçlere ihtiyacımız yok; bizim sadece üzerine şaşırmadan yürüyebileceğimiz, bizi birbirimizin hayatına güvenle taşıyacak sağlam kaldırımlara ihtiyacımız var.






