Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında yankılanan gerçekler, tarım ve hayvancılık politikalarındaki derin çatlakları bir kez daha gün yüzüne çıkardı. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in sunduğu veriler, sadece bir ekonomik darboğazı değil, aynı zamanda milli gıda güvenliğimizin nasıl bir ithalat sarmalına hapsolduğunu gösteriyor. Yerli üreticinin ahırına kilit vurduğu, ithalatın ise çözüm olmaktan çıkıp başlı başına bir maliyet yüküne dönüştüğü bu süreçte, Türkiye hayvancılıkta tarihi bir yol ayrımında bulunuyor. 2010 yılından bu yana geçici pansumanlarla ayakta tutulmaya çalışılan sektör, artık yapısal bir kangrenle karşı karşıya.
Gürer’in paylaştığı 2025 projeksiyonu, trajik bir paradoksu gözler önüne seriyor: Daha az hayvan için daha çok döviz ödenen bir dış ticaret yapısı. 2018 yılına oranla ithal edilen hayvan sayısı yarı yarıya azalmış olmasına rağmen, ödenen birim maliyetlerin neredeyse iki katına çıkması, küresel piyasaların insafına bırakılmış bir sektörü işaret ediyor. Bu durum, sadece bir ‘et açığı’ meselesi değil, aynı zamanda döviz rezervlerimizin dışarıdaki besiciyi kalkındırmak için harcanması anlamına geliyor. 2024 yılında 1.889 dolara fırlayan birim maliyetler, ithalatın artık sürdürülebilir bir fiyat dengeleme aracı olmadığını kanıtlıyor.
Veri Karmaşası ve Şeffaflık Sorunu: Kim Doğru Söylüyor?
Sektörün geleceğini planlarken karşılaşılan en büyük engel, sağlıklı veriye ulaşılamamasıdır. Resmi makamların sunduğu pembe tablolar ile uluslararası kuruluşların ve sektör paydaşlarının verileri arasındaki milyonluk farklar, krizin yönetilemediğinin en somut kanıtı olarak duruyor. Gürer’in dikkat çektiği 3 milyon 800 bin başlık ‘sapma’ iddiası, tarım bürokrasisinin saha gerçekleriyle bağının koptuğunu düşündürüyor. Eğer hayvan varlığımız kağıt üzerinde var olup ahırda yoksa, bu durum raflardaki fiyat artışının neden durdurulamadığını da açıkça izah etmektedir. Hayvan varlığındaki gerçek düşüşün gizlenmesi, iç piyasada talep şoklarına ve kontrolsüz fiyat dalgalanmalarına zemin hazırlamaktadır.
Boşalan Ahırlar: Bir Sosyokültürel Erozyonun Hikayesi
Krizin en can yakıcı boyutu ise istatistiklerin ötesinde, Anadolu’nun kılcal damarlarında yaşanıyor. Son üç yılda 112 bini aşkın işletmenin faaliyetine son vermesi, köylerin insansızlaşması ve kadim bir üretim kültürünün yok olması demektir. Özellikle 108 bin küçük aile tipi işletmenin tasfiyesi, kırsal kalkınmanın omurgasının kırılması anlamına geliyor. Bu işletmeler bir kez kapandığında, onları yeniden canlandırmak sadece mali teşviklerle mümkün olmayacaktır; zira hayvancılık bir kuşak ve tecrübe meselesidir. Gençlerin sektörden uzaklaşması, Türkiye’nin gıda egemenliğini tehdit eden en büyük unsurlardan biridir.
Sonuç olarak, her yeni gelen bakanın ‘üç yıl’ mühlet vererek vadettiği o refah dönemi bir türlü gelmiyor. Uzman görüşleri ve saha analizleri, çözümün ithal yem ve ithal hayvan sarmalından kurtulmakta olduğunu bir kez daha teyit ediyor. Meraların ıslah edilmesi, yerli üreticinin girdi maliyetlerinin radikal bir biçimde sübvanse edilmesi ve hayvancılığın bir ‘milli güvenlik’ meselesi olarak ele alınması elzemdir. Aksi takdirde, Türkiye kendi sofrasını kurmak için başkalarının ahırına muhtaç kalmaya devam edecek ve bu stratejik bağımlılığın faturası her geçen gün ağırlaşacaktır.






