Türkiye’nin tarım ve hayvancılık lokomotiflerinden biri olan Niğde’de, süt üreticilerinin feryadı her geçen gün daha derinden yankılanıyor. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in Yeşilgölcük kasabasında gerçekleştirdiği saha ziyareti, sadece bir siyasi denetim değil, aynı zamanda Anadolu’nun kadim hayvancılık kültürünün nasıl bir can çekişme içinde olduğunun panoramik bir resmini sunuyor. Üretici Bülent Özden’in ahırında dile getirdiği acı gerçekler, makroekonomik verilerin ötesinde, soframıza gelen sütün ve etin ardındaki büyük yapısal dramı gözler önüne seriyor.
Yem Fiyatları ve Hastalık Kıskacında Üretim Kaybı
Hayvancılığın en temel girdisi olan yem fiyatları, üretici için artık rasyonel bir bariyer olmaktan çıkıp, aşılması imkansız bir duvara dönüşmüş durumda. 50 kilogramlık bir torba süt yeminin 900 TL bandına dayanması, süt inekçiliğini ekonomik bir faaliyet olmaktan çıkarıp, bir “direnme” mücadelesine dönüştürüyor. Gürer’in stratejik vurgusunda olduğu gibi, 12 ay boyunca kapalı sistemde besleme zorunluluğu, mera avantajı olmayan bölgelerde maliyet yükünü katlayarak artırıyor. Bu maliyet sarmalına bir de şap salgını gibi biyolojik riskler eklendiğinde, sektördeki zayiat kaçınılmaz hale geliyor.
Üretici Bülent Özden’in paylaştığı veriler, sahadaki erimenin boyutlarını kanıtlar nitelikte. Hayvan varlığının 100’den 70’e gerilemesi, aslında Türkiye genelindeki sürü küçülmesinin mikro bir izdüşümüdür. Hastalık kaynaklı yaşanan %20’lik zayiat, sadece bir istatistik değil; yılların emeğinin, genetik mirasın ve milli servetin yok oluşu anlamına gelmektedir. Hayvan refahının sağlanamadığı, besleme maliyetinin karşılanamadığı bir ortamda, süt veriminin düşmesi ise beklenen ancak önlenemeyen bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
Ulusal Süt Konseyi ve Aracı Kıskacı: Sürdürülebilirlik Sorunu
Sahadaki en can yakıcı gerçeklerden biri de kağıt üzerindeki fiyatlar ile üreticinin cebine giren rakam arasındaki derin uçurumdur. Ulusal Süt Konseyi (USK) tarafından referans olarak belirlenen 22,22 TL’lik fiyatın, Niğde’deki yerel piyasada 20,5 TL olarak uygulanması, üreticinin doğrudan sermaye kaybına uğraması demektir. Soğutma tankı giderleri, elektrik maliyetlerindeki artış ve aracı payları üst üste bindiğinde, üreticinin elinde kalan miktar maliyetin altında kalmaktadır. Özden’in “Çoluk çocuk çalışmasak bu işin içinden çıkamayız” feryadı, hayvancılığın profesyonel bir endüstriden ziyade, bir tür aile içi fedakarlık mekanizmasına evrildiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin gıda güvenliği ciddi bir tehdit altındadır. Eğer yerli üretici desteklenmez, yem fiyatlarına doğrudan sübvansiyon getirilmez ve ithalat odaklı politikalar yerine yerli üretimi kutsayan bir strateji izlenmezse; sadece süt değil, süt ürünleri ve et fiyatlarında da kontrol edilemez bir yükseliş kaçınılmaz olacaktır. Bugün Niğde’de boşalan her ahır, yarın şehirdeki tüketicinin tenceresinde daha büyük bir yangın olarak karşılık bulacaktır. Hayvancılıkta kurtuluş, günü kurtarmak değil, yapısal reformlarla üreticiyi toprağına ve hayvanına küstürmemekten geçmektedir.






