Cenaze Değil, Gövde Gösterisi: Dünyanın Malı Toprağa Nasıl Gömüldü?
Varlıklı bir iş adamının son yolculuğu, kentin gündemine oturdu. Ancak bu, vefat eden kişinin kimliğinden çok, cenaze merasiminin büründüğü haleyle ilgiliydi. Meyyit, hayatı boyunca biriktirdiği serveti ardında bırakarak aramızdan ayrılmıştı. Fakat geride kalanların düzenlediği tören, onun yaşam tarzından çok, sahip olduğu dünyevi gücün bir gösterisi haline geldi.
Cenaze namazını kıldırmak üzere seçilen imam dahi tesadüfi değildi. ‘Parsayı toplayan’ olarak bilinen, sesi ve makamıyla ünlü, yurt dışından dahi tanınan bir din adamıydı. Tören, masraftan kaçınılmadığının, hatta bu durumun bir statü sembolü olduğunun altını çiziyordu. Çiçekçiler için âdeta bayram havası vardı; binlerce dal, sanki bir katliam sonrası kazıklara geçirilen kelleler gibi kargılara bağlanarak çelenklere dönüştürülmüştü. Bu çelenkler, sadece anma amaçlı değil, aynı zamanda siyasal ve ekonomik birer reklam panosuydu.
Reklam Panosu Çelenkler ve Siyaset Arenası
Cenazeye katılanlar listesi, vefat eden kişinin nüfuzunu gözler önüne seriyordu: Meclis üyeleri, milletvekilleri, parti yetkilileri, bürokratlar, hatta sanat camiasından isimler. Holdingler, firmalar ve siyasi partiler, gelecekteki menfaatlerini düşünerek devasa çelenkler göndermişti. Zira cenaze töreni, basın ve televizyon kanallarının canlı yayınladığı, reklamın en etkili olduğu yerlerden biriydi. Bu kalabalık, ölen adamı ne kadar tanıdığından emin olmasak da, onun boşalan koltuğuna oturmak isteyenlerin, rekabetin ve çıkar ilişkilerinin de bir yansımasıydı. Merhumun zulmünden bıkan mustazaflar ise cenazeye gelmeye tenezzül bile etmemişti. Zaten onlara da ihtiyaç yoktu; caminin avlusu, siyasilerin ve iş adamlarının kurduğu bir pazar yeri gibi dolup taşmıştı.
Cenaze Namazına Katılmayanlar ve “İlerici Profesör”ün Çelişkisi
Törenin en dikkat çekici detaylarından biri, cenazeye gelip de namaza katılmayanların sayısındaki fazlalıktı. Bayramlarda dahi camiye uğramayan bu kalabalık, cenaze namazını kılmak yerine en arkada sessiz bir bekleyişi tercih ediyordu. Farz-ı ayn’ı (bireysel yükümlülükleri) umursamayanların, farz-ı kifayeye (toplumsal yükümlülük) katılmasını beklemek de zaten nafileydi. Ancak bu tablonun en trajikomik figürü, vefat edenin yakın arkadaşı, ölüme materyalist bir yorum getiren ilerici profesör profesördü.
Profesör, tabutun başında dururken yüzündeki gölge, inkarının pis gölgesi miydi, yoksa fıtratındaki duygularla çatışmasının yansıması mı? Bir öğrencisinin “Hocam, bu şimdi yok olmadı mı?” sorusu, cenazenin ironisini zirveye taşıyordu. Öğrenci, “Bir yok için bunca merasim niye? Niye geldik buraya?” diyerek, profesörün inancıyla yüzleşmesini sağlamıştı. Profesör, tabutun üzerindeki “La ilahe illallah” yazısını görmezden gelmeye çalışırken, cenaze törenine geldiği için pişman olmuş gibiydi.
Kabirdeki Telkinin İronisi: Dirilere Söyleyemeyen İmamlar
Cenaze namazı tamamlandıktan sonra, mezar başında son bir ritüel başladı: Telkin. Gazetecilerin meraklı soruları karşısında, din görevlisi bu uygulamanın ölüye hatırlatmalar yapmak olduğunu açıkladı. “Ey filan kadının oğlu filanca. Hatırla, zikret, şehadeti söyle.” Peki ama, ölen adam sağlığında kime kulluk etmişti? Hangi dine bağlıydı? Eğer hayatı boyunca İslam’ı yaşamamışsa, bu telkinin ne faydası olacaktı?
Bu noktada, törene katılanların ve imamın tavrı ikiyüzlülüğü bir kez daha ortaya çıktı. İmam, ölüye “Allah’ı hatırla” diye cesurca seslenirken, aynı telkini sağlığında o makam sahibinin karşısına geçip yapması mümkün değildi. Zira o zaman işinden atılmaktan korkardı. Ölünün kabirde kendisini işten atmayacağını bilmek, ona rahatlık vermişti. Görünen oydu ki, bu merasimde asıl ölüler, diriyken hakkı söylemekten korkanlar ve toprağa gömülenlerin ardından siyasi ve ekonomik çıkar peşinde koşanlardı.





