Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında kurulan Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonu, modern hukukun en sancılı konularından biri olan çocuklarda ceza ehliyeti yaşını masaya yatırdı. Akademisyenlerin ve hukukçuların katılımıyla gerçekleşen oturumlarda, çocukların adalet sistemi içerisindeki konumu, sadece hukuki bir prosedür olarak değil, aynı zamanda sosyolojik ve nörobilimsel bir olgu olarak ele alındı. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ozan Selçuk, sunduğu verilerle dünya genelindeki farklı uygulamaları ve bu uygulamaların toplumsal maliyetlerini gözler önüne serdi.
Dünya Örnekleri: Sert Tedbirlerden Koruyucu Politikalara
Dünya genelinde ceza ehliyeti yaşı büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Doç. Dr. Selçuk’un aktardığı bilgilere göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok eyaletinde bu sınır 7 yaşa kadar düşerken, 27 eyalette alt sınırın hiç bulunmaması dikkat çekiyor. Bu durum, ilkokul çağındaki bir çocuğun dahi yetişkinlerle benzer adli süreçlere tabi tutulabilmesi riskini doğuruyor. Avrupa cephesinde ise İngiltere 10 yaş sınırı ile katı bir tutum sergilerken, İskoçya 2015 yılında bu sınırı 8’den 12’ye yükselterek daha korumacı bir modele geçiş yaptı. Almanya gibi ülkelerde ise 14 yaş barajı, çocuğun bilişsel gelişimi açısından kritik bir eşik olarak kabul ediliyor. Bu küresel tablo, çocuk suçluluğuyla mücadelenin sadece hapis cezalarıyla değil, sosyal rehabilitasyon süreçleriyle yönetilmesi gerektiğini kanıtlar nitelikte.
Türkiye’deki Hukuki Süreç ve Nörobilimsel Veriler
Türkiye’de ceza hukuku sistemi, çocukları koruma odaklı bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Mevcut Türk Ceza Kanunu (TCK) çerçevesinde, 12 yaşını doldurmamış çocukların hiçbir şekilde ceza sorumluluğu bulunmamaktadır. 12-15 yaş arasındaki çocuklar için ise “farik ve mümeyyiz” olma, yani işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği incelenir. Adli tıp kurumları ve çocuk psikiyatristleri tarafından yürütülen bu incelemeler, çocuğun yargılanıp yargılanmayacağını belirleyen en temel hukuki unsurdur. Ancak komisyonda dile getirilen nörobilimsel gerçekler, dürtü kontrolünün ancak 25 yaşında tam gelişim noktasına ulaştığını vurguluyor. Bu durum, ergenlik dönemindeki bireylerin aldıkları kararların sonuçlarını öngörmekte yaşadıkları biyolojik zorluğu bilimsel olarak kanıtlıyor.
Haberin en sarsıcı noktalarından biri ise gözaltına alınan çocukların yaşadığı psikolojik yıkım. Araştırmalar, adli sisteme dahil olan çocuklarda travma yaşama oranının yüzde 95 gibi korkunç bir seviyede olduğunu gösteriyor. Bir çocuğun hapishane ortamıyla tanışması, suça eğilimini azaltmak bir yana, bağımlılık riskini ve suçun tekrar etme olasılığını 5 kata kadar artırıyor. Toplumsal bir yara olan parçalanmış aile yapısı, yoksulluk ve eğitim eksikliği, çocukları suça iten temel dinamikler olarak öne çıkıyor. İngiltere’de çocuk suçluluğunun yıllık 18 milyar sterlinlik ekonomik yükü, sorunun sadece insani değil, aynı zamanda devasa bir ekonomik boyutu olduğunu da hatırlatıyor. Gelecek nesilleri korumak için cezalandırmadan ziyade, önleyici sosyal hizmet modellerine odaklanmak hayati önem taşıyor.






