Adana’nın İmamoğlu ilçesinde, günün ilk ışıklarıyla birlikte hurma bahçelerine doğru yol alan tarım işçilerini taşıyan bir minibüsün devrilmesi, ‘yine mi?’ sorusunu akıllara getirdi. Eskimantaş Mahallesi Selinuşağı mevkisinde yaşanan bu olayda, Mustafa E. yönetimindeki 80 ADE 086 plakalı araç kontrolden çıkarak yan yattı. Ne yazık ki, bu sıradan görünen haberin ardında, bu topraklarda defalarca şahit olduğumuz, ancak bir türlü ders çıkaramadığımız bir tablo yatıyor. Sürücü Mustafa E. ile birlikte tam 16 işçi yaralandı. Şans eseri, ilk belirlemelere göre hayati tehlikeleri bulunmuyor. Ancak “hayatta kalmak” bu şartlarda bir lütuf mudur, yoksa sadece ertelenmiş bir felaket mi?
“Kader” Mi, “İhmal” Mi: Göz Ardı Edilen Gerçekler
Bu tür kazalar, Anadolu’nun dört bir yanında mevsimlik tarım işçiliğinin acı bir gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. Her yıl yüz binlerce insan, şehirlerden kırsala, bir tarladan diğerine ekmek parası için kilometrelerce yol kat ediyor. Ve bu yolculukların büyük bir kısmı, ne yazık ki, uygunsuz, denetimsiz ve her an devrilmeye hazır araçlarla yapılıyor. Sürücülerin yorgunluğu, araçların eski ve bakımsız oluşu, kapasite üzerinde yolcu taşınması… Bunlar artık kaza raporlarının sıradan detayları. Peki, bu detaylar kimin umrunda? Tarım işçileri için güvenli ve insani ulaşım sağlamak, lüks bir talep midir? Yoksa en temel insan hakkı?
Bu sabah yaşanan hadise, sadece bir minibüsün devrilmesi değil; aynı zamanda bir sistemin, bir ekonominin ve hatta bir toplumun zayıf halkalarını gözler önüne seriyor. Bu insanlar, tarlalarda, bahçelerde, çoğu zaman güneşin altında, en ağır koşullarda çalışarak sofralarımıza gelen ürünleri üretiyorlar. Onların alın teriyle kurulan bu düzenin, onlara güvenli bir ulaşım garantisi verememesi bir çelişki değil midir? Yoksa ucuz iş gücü talebi, beraberinde güvenlikten ödün vermeyi de mi getiriyor?
Gözler Kapanırken: Toplumsal Sorumluluğun Gölgesi
Her devrilen minibüs, her yaralı işçi, aslında toplum olarak bize bir ayna tutuyor. Bu aynada gördüğümüz şey sadece bir kaza değil, aynı zamanda gözlerimizi kapattığımız, görmezden geldiğimiz bir gerçeklik. İş güvenliği standartları kağıt üzerinde var olsa da, uygulamadaki boşluklar, denetim eksiklikleri ve en önemlisi, bu konuda yeterli toplumsal duyarlılığın olmayışı, bu tür olayların tekerrür etmesine zemin hazırlıyor. Jandarma ekiplerinin inceleme başlattığı haberi, elbette rutin bir prosedür. Ancak esas inceleme, vicdanlarımızda başlamalı. Bu sistemin bir parçası olarak, bu riskleri bilerek veya bilmeyerek onaylayan her birimiz, bu kazaların potansiyel failleri değil miyiz?
Bugün yaralı kurtulan 16 işçi, belki de yarın yine aynı güvensiz koşullarda, aynı güvensiz yollarda, aynı güvensiz araçlarla işlerinin peşinden koşacaklar. Bu döngüyü kırmak için kaç minibüsün daha devrilmesi, kaç insanın daha yaralanması ya da en kötüsü, hayatını kaybetmesi gerekiyor? Bu sorular, sadece devlet kurumlarına değil, hepimize sorulmalı. Çünkü bir toplumun medeniyet seviyesi, en zayıf halkasını ne kadar koruduğuyla ölçülür.






