Birlik ve Kardeşliğin Mübarek İklimi: Ramazan Bayramı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm İslam aleminin Ramazan Bayramı’nı kutladığı bu müstesna günler, bin yılı aşkın bir süredir mümin gönüllerin bir araya geldiği, dargınlıkların unutulduğu, yaraların sarıldığı kadim bir geleneğin günümüzdeki tecellisidir. Tıpkı Osmanlı’nın son demlerinde dahi payitahttan en ücra köşelere gönderilen bayramlaşma fermanları gibi, bugün de bu kutlu zaman dilimi, geçmişten bu yana süregelen toplumsal barış ve dayanışma arayışımızın bir yansımasıdır. Sezai Karakoç’un müstesna ifadeleriyle, Ramazan Bayramı, bir ay süren orucun getirdiği manevi arınmanın zirveye ulaştığı, bütün Müslüman ellerin birbirine kenetlendiği, kopmaz ve yıkılmaz bir ümmet binasının harcını tazelediği bir ruh şölenidir. Atalarımızın da dediği gibi, ‘Birlikten kuvvet doğar’ düsturu, bu bayram günlerinde yeniden hatırlandığında, coğrafyamızın ve insanlığın karşı karşıya olduğu çetin sınamaların aşılmasında en güçlü dayanağımız haline gelmektedir. Bu mübarek ayda yapılan ibadetler, zekatlar, sadakalar ve açılan ellerle semaya yükselen niyazlar, Müslümanların sadece bireysel değil, toplumsal bir vicdanla hareket ettiğinin göstergesidir. Zira tarihin her döneminde, İslam coğrafyasındaki en büyük başarılar, bu birlik ve beraberlik ruhunun en güçlü olduğu zamanlarda elde edilmiştir.
Uluslararası Arenada Acı ve Çalkantılar: Modern Zamanların Sınavı
Ancak, ne yazık ki bu kutlu bayramın manevi iklimi, coğrafyamızın ve dünyanın birçok yerinde süregelen acılarla gölgelenmektedir. Tıpkı tarihin farklı dönemlerinde olduğu gibi, bugün de uluslararası ilişkiler, çıkar çatışmaları ve insani dramlarla dolu bir labirentte ilerlemektedir. Rusya-Ukrayna savaşı, beşinci yılına girerken, Doğu Avrupa’da yarattığı yıkımla sadece iki ülkenin değil, tüm kıtanın güvenliğini derinden sarsmaktadır. Bu durum, 20. yüzyılın başındaki büyük savaşların kıvılcımlarını andıran bir tablo çizmektedir. Ancak tüm bu çatışmaların en yürek yakıcısı, şüphesiz Filistin topraklarında, Gazze’de yaşananlardır. Tarih sayfaları, bu kadim toprakların her dönemde çatışmalara sahne olduğunu kaydeder. Ne var ki, son aylarda Gazze’de şahit olduğumuz insanlık trajedisi, her türlü vicdanı derinden sarsmaktadır. Siyonist güçlerin insani yardım koridorlarını kapatması, can almaya, yıkım ve haydutluğa devam etmesi, Orta Çağ’ın en karanlık kuşatmalarını dahi akla getirmektedir. İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın ibadete kapatılması, Kudüs’ün kadim barış ruhuna vurulan bir darbedir ve tıpkı Haçlı Seferleri döneminde olduğu gibi, kutsal mekanlar üzerindeki tahakküm girişimleri, daima büyük infiallere yol açmıştır. Batı Şeria ve diğer işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasa dışı faaliyetlerin hız kazanması, bölgenin geleceğini belirsizliğe sürükleyen bir yayılmacılık siyasetidir. Netanyahu yönetiminin sergilediği terör ve tahrikler, 28 Şubat’ta İran merkezli saldırılarla bölgedeki istikrarsızlığı daha da körüklemiş, Lübnan’daki İsrail saldırılarında hayatını kaybeden bini aşkın masum can ve bir milyonu aşan zorla yerinden edilen insan, modern çağın en büyük utançlarından birini gözler önüne sermiştir. Bu durum, tarihteki güç mücadelelerinin, günümüzde nasıl trajik insani bedeller ödemesine neden olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Türkiye’nin Tarihi Misyonu: Barış ve Diyalog Elçisi
Böylesine çalkantılı bir dönemde, Türkiye, tıpkı yüzyıllar boyunca yaptığı gibi, bir denge ve barış unsuru olma misyonunu sürdürmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi, bugün de dış politikamızın temelini oluşturmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun altı asrı aşkın bir süre farklı din, dil ve kültürleri bir arada yaşatma tecrübesi, günümüz Türkiye’sinin diplomasi sahnesindeki en değerli mirasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, Türkiye, barışın ve huzurun tesisi için diyalog ve diplomasinin yeniden devreye girmesi amacıyla tüm imkanlarını seferber etmektedir. Nitekim son olarak, Türkiye’nin gayretleriyle Pakistan ve Afganistan arasındaki gerginliklerin bayram süresince durdurulması kararı alınması, bu tarihi misyonun somut bir göstergesidir. Bu tür girişimler, binlerce yıllık devlet geleneğimizin, kriz anlarında nasıl birleştirici ve yapıcı bir rol üstlenebileceğinin kanıtıdır. Milletimizin gönlü rahat olsun; zira atalarımızdan miras aldığımız bu asil duruş, her zaman adaletin ve hakkaniyetin yanında olmayı emreder. Şer güçlerin hesabı varsa, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın da bir hesabı vardır ve eninde sonunda Allah’ın hesabı, diğer tüm hesaplardan galip gelecektir. Umutsuzluğa kapılmak, hem inancımıza hem de tarihimizin bize öğrettiklerine terstir. Büyük medeniyetler, en zor zamanlarda dahi umudu yitirmemiş, dirayetle ve kararlılıkla yoluna devam etmiştir. Türkiye de bu kadim bilgelikle hareket etmeyi sürdürecektir.






