Fidan’ın Körfez Turu: Ortadoğu Kazanı Kaynarken Ankara’nın Gözlemleri
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne gerçekleştirdiği diplomatik temaslar, bölgedeki tansiyonun adeta bir barometresi niteliğindeydi. Zira Ortadoğu, siyaset masasında barış için atılan her adımın, sahada savaşın gölgesi altında kaldığı, kronik bir gerilim coğrafyası olarak karşımızda durmakta. Bakan Fidan’ın Körfez başkentlerinden getirdiği çarpıcı değerlendirmeler, bu karmaşık tabloyu gözler önüne seriyor: Ne yazık ki, savaşın bitiş düdüğü henüz uzakta, hatta belirsiz bir ufukta…
Edinilen bilgilere göre, Körfez kulislerinde dahi çatışmaların en az iki, belki de üç hafta daha süreceği öngörüsü hakim. Bu öngörünün ardında yatan temel dinamik ise, malumunuz, Birleşik Devletler’in bölgedeki duruşu. İsrail’in Washington üzerindeki derin etkisi, ateşkes veya kısa süreli bir barış umudunu sürekli sabote etmekte. Başlangıçta tam bir uyum içinde görünen ABD ve İsrail arasındaki pozisyon farklarının gün geçtikçe açıldığına dair yorumlar, savaşın istenenden çok daha uzun sürebileceği kaygısını güçlendiriyor. Bu durum, bölgedeki dengeleri altüst edebilecek, yıkıcı bir potansiyel barındırıyor.
Savaşın Gölgesinde Müzakereler: İmkansızın Sınırlarında Bir Dans
Savaşın tam ortasında, diplomasi masasına oturmak, adeta kum üzerine kale inşa etmek kadar meşakkatli. Bakan Fidan da bu gerçeği vurgulayarak, sıcak çatışmalar sürerken kalıcı bir müzakerenin pek mümkün görünmediğini ifade ediyor. Ancak bu umutsuz tablo içinde dahi, kısa süreli ateşkesler ilan edilip, bu süre zarfında müzakerelere başlama ve ‘sonuç alamazsak savaşa döneriz’ deme ihtimali, acı bir gerçeklik olarak masadaki yerini koruyor. Bu, bölge halkları için sürekli bir belirsizlik ve korku döngüsü anlamına geliyor.
İsrail’in, savaşı mümkün olduğunca uzatma, İran’a daha fazla zarar verme politikasını benimseyebileceği ihtimali, endişeleri daha da artırıyor. Zira, bu türden bir strateji, masum sivillerin acılarını katlayacak ve bölgesel yıkımın boyutlarını derinleştirecektir. İsrail’in askeri ve sanayi hedeflerini tamamen ortadan kaldırmadan durmayacağı izlenimi vermesi ve suikastların devam etmesi, barış umutlarını zayıflatan diğer faktörler. Asıl mesele, savaşın nasıl sona ereceğine dair plan eksikliği değil; asıl sorun, İsrail’in barışa yanaşmayan tavrı. Türkiye, bu kritik gerçeği uluslararası her platformda, yılmadan dile getirmeyi sürdürüyor. Geçmişte yaşanan benzer çatışmaların da gösterdiği gibi, kalıcı barış ancak tüm tarafların adil ve yapıcı bir yaklaşımla masaya oturmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, her zafer, yeni bir intikam tohumu ekmekten öteye geçmeyecektir.
Körfez’in Çalkantıları ve Türkiye’ye Artan Güven
Bakan Fidan’ın altını çizdiği üzere, bu savaşın ardından Körfez’de pek çok şeyin değişmesi kaçınılmaz görünüyor. Savunma sanayiinde yeni arayışlara girilmesi, İran’la ilişkilerin yeni bir zemine oturtulması (ki bunun şartları ekonomik iş birliği üzerine yoğunlaşabilir), hatta İran’ın bölgedeki ABD üsleri konusunda taleplerle ortaya çıkması gibi senaryolar, masadaki potansiyel dinamikler arasında. Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji arzı için hayati önemi göz önüne alındığında, Çin’den Avrupa Birliği’ne, Güney Kore’den Hindistan’a kadar pek çok ülkenin bu bölgedeki gelişmelerden doğrudan etkilendiği malum. Bu ülkelerin, savaşın seyrine ve sonrasına dair beklentileri, bölgesel politikaları şekillendiren önemli bir parametre olacak.
Türkiye’nin, bu karmaşık süreçte sergilediği ikirciksiz ve ilkeli duruşu, Körfez ülkeleri nezdinde güvenin artmasına yol açmış durumda. Haksız olanı, kimden gelirse gelsin çekinmeden dile getirme cesareti, Ankara’nın diplomatik ağırlığını kat be kat artırıyor. Ne İran’a yönelen saldırılar karşısında susuldu, ne de Körfez ülkelerine yapılanlara göz yumuldu. Bu netlik, Orta Doğu’nun diplomatik envanterinde giderek azalan, kıymetli bir değer haline geldi.
Gerilimin Kaynağı ve Riyad Zirvesi’nin Mesajları
Körfez ülkelerinin, İran tarafından yoğun saldırı altında olmalarına rağmen, bu çatışmanın kendi çıkışlarıyla bir ilgisi olmadığını ve haksız saldırılara maruz kaldıklarını belirtmeleri, gerilimin kaynağındaki karmaşıklığı gözler önüne seriyor. Hava sahalarını ve ülkelerindeki üsleri İran’a karşı kullandırmayacaklarını açıkça deklare etmeleri, aslında bir ‘biz bu savaşın parçası değiliz’ çığlığı. Ancak İran’ın askeri hedefler dışında sivil altyapı ve ekonomik hedeflere de kasıtlı saldırılar düzenlemesi, Körfez ülkelerini karşı önlemler almaya itiyor. Riyad’daki tek gündemli toplantı, bu konuda yapılan son uyarı niteliğindeydi ve son yoğun saldırılar, riski daha da artırmış durumda.
Türkiye, bu durumun tüm bölgeyi içine çekecek uzun süreli bir savaşa evrilmesini kesinlikle arzu etmiyor. Riyad’da olduğu gibi, bölgesel girişimler başta olmak üzere tüm diplomatik kanalların sonuna kadar kullanılması, Ankara’nın temel düsturu. Türkiye’nin başından beri yaptığı analizlerin doğru çıkması her ne kadar üzücü olsa da, geleceğe yönelik daha sağlıklı adımlar atılması için Türkiye’nin sesine ve çözüm önerilerine ne kadar ihtiyaç duyulduğunu da gösteriyor. Zira, bazen doğruyu söylemek, en zor zamanda bile pusula olmaktır.
Ankara’nın Diplomatik Perspektifi: Teşhisler ve Teklifler
Riyad’daki toplantının, İran’ın bu ülkelere gerçekleştirdiği saldırılar konusundaki değerlendirmeleri almak üzere tek gündemle organize edilmesi, bölge ülkelerinin içinde bulunduğu endişeyi somutlaştırmış oldu. Savaşın doğrudan veya dolaylı olarak etkilediği tüm ülkelerin aynı masa etrafında toplanması, ortak bir akıl arayışının zorunluluğunu vurguluyor. Türkiye’nin, ilkesel tutumunu sürdürerek hem İsrail’in saldırganlığına hem de İran’ın savaşı bölgeye yayma eylemlerine karşı çıkması, dengeleyici bir güç olarak konumunu pekiştiriyor.
Nitekim, yalnızca İran gündemiyle toplanan Riyad’daki zirvede, Türkiye’nin kararlı duruşu sayesinde İsrail’in bu savaşın ortaya çıkmasındaki rolü ve bölgedeki yayılmacılığının yarattığı tehdit, ortak açıklamada yerini buldu. Bu, Ankara’nın diplomasideki etkinliğinin somut bir göstergesi. Türkiye’nin masaya getirdiği teklifler, aslında bölgedeki her ülkenin menfaatine olan, sahici bir istikrar arayışının ürünü. Ancak taraflar arasında istikrardan ziyade kişisel kazancı, bir zaferi veya dominasyonu önceleyen bakış açıları mevcut olduğunda, bu tür yapıcı çabalar genellikle hedefine ulaşmakta zorlanıyor. Türkiye, doğru ve profesyonel tespitlerle yola çıkarak, güçlü bir ülke olmanın getirdiği yapıcı etkiyi kullanmayı sürdürecek. Zira, Ankara’nın hem teşhisleri hem de sunduğu çözüm teklifleri, bölgenin geleceği için kıymetli birer rehber niteliğinde.
Türkiye-AB İlişkilerinde Beklentiler ve Mevcut Durum
Dış politika yelpazesini geniş tutan Türkiye, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini de göz ardı etmiyor. AB üyeliği hedefinin değişmediğini vurgulayan Bakan Fidan, bu süreçte Avrupa’da Türkiye ile yola devam edecek siyasi bir iradenin ortaya çıkmasını beklediklerini ifade ediyor. Her ne kadar bu irade bazen meçhul bir ufukta gibi görünse de, AB ile iyi ilişkiler yürütmek, Türkiye için stratejik bir zorunluluk. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi konular, ilişkilerin dinamiklerini koruyan önemli gündem maddeleri. Bu konularda görüşmelerin devam etmesi, mevcut ilişkilerde bir istikrarın korunduğunun, hatta daha iyiye gidebileceğinin işareti.
Avrupa’nın yasa dışı göç, terörle mücadele gibi konularda Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, ilişkilerin aslında tek taraflı olmadığını gösteriyor. Vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesi gibi insani meselelerde dahi kapısı çalınan Türkiye, bu alanlarda da üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Askeri imkanlarının ortada olması da, Ankara’nın diplomatik masadaki elini güçlendiren bir başka faktör. Vize serbestisi konusunda geriye kalan altı madde üzerindeki çalışmaların titizlikle sürdürülmesi, hem Türkiye’nin kararlılığını hem de Avrupa ile ilişkilerdeki potansiyeli gözler önüne seriyor. Kısacası, Ortadoğu’nun fırtınalı sularında seyreden Türkiye, Avrupa limanına da gözünü dikmiş durumda, ancak rüzgarın ne yönden eseceği henüz muamma.






