Silivri’deki adliye koridorları, İstanbul’un en kritik davalarından birine sahne olmaya devam ediyor. Bugün, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da yargılandığı dava, tam anlamıyla bir kaosa dönüştü. Mahkeme salonunda tansiyon tavan yaptı, sözler adeta hançer gibi savruldu. Şehrin geleceğini doğrudan etkileyecek bu davanın 17. duruşmasında yaşananlar, adalet mekanizmasının işleyişi hakkında ciddi soru işaretleri doğurdu.
Adalet Koridorlarında Gerilim: “Haddin Bil!” Tehdidi
Duruşmanın başında Cumhuriyet savcısının ağzından çıkan sözler, salonu buz kesti. Savcı, Ekrem İmamoğlu’na önceki gün yaptığı açıklamaları hatırlatarak, “İddia makamını hedef alan söylemlerinize dikkat edin. Yargılamaya gölge düşüren, savcılık makamını baskı altına almaya çalışan beyanlardan vazgeçin. Haddinizi aşmayın. Haddini aşarsanız haddinizi bildiririz!” diye adeta gürledi. Bu sözler, sadece bir uyarı değil, düpedüz bir tehditti! Savcılık makamının, bir siyasi figüre hele de seçilmiş bir belediye başkanına bu pervasız dille çıkışması, yargının tarafsızlığına gölge düşürmekle kalmıyor, ülkedeki adalet algısını da derinden sarsıyor. İmamoğlu’nun avukatları şaşkınlık ve öfkeyle tepki gösterirken, İmamoğlu da “Kabadayılık bu!” diyerek yanıt verdi. Mahkeme başkanının dahi araya girerek savcıya kişisel münakaşaya girmemesi gerektiğini belirtmesi, durumun vahametini gözler önüne serdi. Bu gerilim, davanın özüne inmekten çok, siyasi bir hesaplaşmaya dönüştüğünün acı bir kanıtıydı.
Davanın Perde Arkası: Ne Oldu da Buraya Gelindi?
Peki, bunca gerilimin fitilini ateşleyen bu dava neydi? Bu dava, aslında İBB’deki bazı personelin, İBB’nin çeşitli uygulamaları aracılığıyla kişisel verileri hukuka aykırı şekilde ele geçirdiği ve bir “örgüt” kurduğu iddialarıyla başladı. Ancak zamanla, özellikle de belediye başkanının müdahil olduğu son dönemde, davanın seyrinin tamamen değiştiği gözlemleniyor. Şehrin en mahrem bilgileri, milyonlarca İstanbullunun kişisel verileri üzerinden döndüğü iddia edilen bu operasyon, başından beri siyasi bir kılıfın altında eziliyordu. Kentin altyapı sorunları, trafik çilesi, deprem riski gibi hayati meseleleri dururken, belediyenin enerjisinin bu tür siyasi çekişmelerle heba edilmesi, İstanbulluya yapılan en büyük haksızlıklardan biriydi. Bu dava, sadece birkaç personelin yargılanması değil, aynı zamanda İstanbul’un yönetim şekline, şeffaflığına ve vatandaşın devlete olan güvenine dair çok daha büyük bir sorgulamayı tetikliyordu. Başından beri muğlak iddialarla ilerleyen, çoğu zaman teknik detaylardan ziyade siyasi mesajlarla beslenen bu süreç, artık tahammül sınırlarını zorluyordu.
Şehrin Verileri Tehlikede mi? Sanıklar Konuştu
Mahkemede ifade veren İBB yazılım koordinatörü tutuklu sanık Emrah Yüksel’in çapraz sorgusu, İmamoğlu’nun iddialarını daha da güçlendirdi. İmamoğlu, Yüksel’e iddianamede “örgüt yöneticisi” olarak gösterilen Hüseyin Gün’ü tanıyıp tanımadığını sordu. Yüksel’in net bir “Hayır” cevabı, salonu bir kez daha sarstı. İmamoğlu’nun “Bu nasıl bir örgüt ki, örgüt üyesi yöneticiyi tanımıyor. Bu bir siyasi davadır. Çökmüştür!” sözleri, davanın kurgu olduğu yönündeki tartışmaları alevlendirdi. Ardından söz alan İBB Akıllı Şehirler Müdürlüğü personeli tutuklu sanık İsmet Korkmaz da kendisini “veri uzmanı” olarak tanımladı. Korkmaz, “İBB Hanem etkin olmayan bir uygulama. Bana genellikle ‘İstanbul Senin’ uygulaması soruldu. Ama ben İBB Hanem’den tutuklandım. Bu ikisinin teknik ayrımı yapılamamış. Hukuka aykırı şekilde kişisel bilgi elde etmedim. ‘İstanbul Senin’ uygulaması için bana herhangi bir görev verilmedi. Tahliyemi talep ediyorum” diyerek savunma yaptı. Bu ifadeler, iddianamenin teknik zafiyetlerini ve davanın asıl amacını sorgulatır nitelikteydi. Veri uzmanının bile farkı anlamadığı, “pasif” bir uygulama üzerinden yargılandığı bir ortamda, vatandaşın kişisel verilerinin ne kadar güvende olduğu sorusu akıllara takılıyordu. Bu davanın, iddia edildiği gibi bir veri sızıntısı operasyonu mu, yoksa siyasi bir cadı avı mı olduğu sorusu, artık daha yüksek sesle soruluyordu.
İstanbul Nefesini Tutmuş Bekliyor: Hukuk Mu, Siyaset Mi?
İstanbul, her gün yeni bir skandalla uyanıyor. Bu dava, sadece bir belediye başkanının veya birkaç memurun yargılandığı basit bir hukuk süreci değil. Bu dava, kentin nefes aldığı siyasi atmosferi boğan, kamu hizmetlerine olan güveni sarsan, en önemlisi de milyonlarca İstanbullunun geleceğini belirsizliğe sürükleyen bir girdap. Şehir, altyapı çöküşüyle, bitmek bilmeyen trafikle, plansız kentleşmeyle boğuşurken, siyasetin ve yargının bu denli keskinleşen kavgası, çözülmesi gereken gerçek sorunları gölgede bırakıyor. Bugün yaşanan gerilim, adalet arayışının yerini siyasi güç gösterilerine bıraktığını acı bir şekilde gösterdi. İstanbul’un bu siyasi tiyatroya değil, hizmete, çözüme ve hukukun üstünlüğüne ihtiyacı var. Bu davanın gidişatı, sadece İmamoğlu’nun değil, Türkiye’deki yerel yönetimlerin ve demokrasinin geleceğini de tayin edecek önemli bir dönemeç. Adalet mi tecelli edecek, yoksa siyasi hesaplaşmalar mı kazanacak, bunu hep birlikte göreceğiz. Ama kaybeden, her zamanki gibi, İstanbul ve onun fedakar insanları olacak.






