Uluslararası Anadili Günü’nün o vakur atmosferinde, Yunus Emre Enstitüsü’nün koridorlarında yankılanan kelimeler aslında bize kuru birer istatistikten çok daha fazlasını anlatıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, ‘Dünya Dillerinde Türkçe Projesi’ tanıtım toplantısında yaptığı konuşmayla, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda coğrafyaları birbirine bağlayan görünmez bir köprü olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bakan Ersoy’un çizdiği panorama, sınırların cetvelle çizilebildiği ancak kelimelerin bu sınırları nasıl incelikle ihlal ettiğini gözler önüne seriyor.
Balkan Sokaklarında Türkçenin Yankısı: ‘Çorba’ mı ‘Ciorba’ mı?
Bakan Ersoy’un ifadeleriyle hayat bulan bu dilsel yolculuk, Kosova’dan Saraybosna’ya, Üsküp’ten Atina’ya kadar uzanan geniş bir hafıza tazeleme niteliğinde. Bugün Kosova’da kahvenizi yudumlarken masanıza gelen o küçük kap ‘fincani’ adını taşıyorsa veya Saraybosna’nın kalbi halen ‘çarşı’da atıyorsa, bu sadece bir tesadüf değildir. Dilbilimciler, bu tür ortak kelimelerin ‘yaşayan fosiller’ gibi toplumun kolektif hafızasını koruduğunu belirtiyor. Bükreş’te bir sofraya oturduğunuzda kulağınıza çalınan ‘ciorba’ tınısı, aslında yüzyıllardır aynı kazanda kaynayan ortak bir mutfak kültürünün fon müziğidir. Atina sokaklarında bir dükkanın önünden geçerken duyduğunuz ‘bakali’ sesi, siyasi sınırların çok ötesinde, esnaflık geleneğinin ortak bir lügatidir.
Dilin Gücü: Siyasi Sınırları Aşan Ortak Bellek
Tanıtımı yapılan projenin ortaya koyduğu veriler ise oldukça çarpıcı. Bazı dillerde 2 bini aşkın, bazılarında ise 1500’ün üzerinde Türkçe kökenli kelimenin halen günlük yaşamda nefes alıp veriyor olması, kültürel diplomasinin en doğal halidir. Uzmanlara göre, bir dilin başka bir dile bu denli nüfuz etmesi, sadece askeri veya siyasi bir hakimiyetin sonucu değil; daha çok yaşam biçiminin ve estetik değerlerin paylaşılmasının bir ürünüdür. Üsküp’te bir tabelada karşılaştığınız ‘dukan’ kelimesi, o dükkanın içindeki maldan çok daha fazlasını, yani ortak bir ticari ahlakı ve komşuluk hukukunu temsil eder.
Sonuç olarak, Bakan Ersoy’un vurguladığı bu veriler, Türkçenin sadece Türkiye sınırları içine hapsedilemeyecek kadar kadim ve yayılmacı (barışçıl anlamda) bir ruha sahip olduğunu kanıtlıyor. Bu proje, bir kelimenin bir halkın diline nasıl yerleştiğini ve yüzyıllar boyunca fırtınalara rağmen nasıl orada tutunabildiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Dil, en nihayetinde insanın vatanıdır; görünen o ki, Türkçenin vatanı Bakan Ersoy’un da dediği gibi, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan o geniş ve renkli coğrafyanın tam kalbidir.






