Batı’nın Değişmeyen Türk Alerjisi
Avrupa Komisyonu Başkanı’nın pervasızca sarf ettiği “Avrupa’yı Türk etkisine bırakmama” itirafı, aslında yüzyıllardır değişmeyen bir korkunun dışavurumudur. Devlet Bahçeli, bu küstah çıkışa karşı sadece bir siyasetçi gibi değil, bir tarih muhafızı gibi cevap verdi. Türkiye, Batı’nın istediği zaman kapısında beklettiği, istediği zaman ‘tehdit’ diye yaftaladığı bir figüran değildir. Bahçeli’nin altını çizdiği gibi; bu milletin acı eşiği yüksek, kriz hafızası ise sanılandan çok daha derindir. Avrupa’nın jeopolitik körlüğü, Türk devletinin vakarını hesaba katmadan yapılan her açıklamayla biraz daha ifşa olmaktadır.
3 Mayıs: Bir İtirazdan Daha Fazlası
Milliyetçiler Günü sadece takvimde bir yaprak değil, Türk milliyetçiliğinin varoluş iradesidir. 1944 yılında o gün ayağa kalkanlar, sadece bir ideolojiyi değil, bir milletin kaderini savundular. Bahçeli’ye göre Türk milliyetçiliği, geçici heveslerin değil, asırları inşa etmeye namzet bir iradenin adıdır. Bugün Avrupa’nın “etki alanı” diyerek çekindiği şey, işte bu 1944 ruhunun modern devlet aklıyla birleşmesidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın “Türk Milleti” olduğu gerçeği, bugün sınırların ötesinde bir güç odağına dönüşmüştür. Bu güç, sadece Anadolu coğrafyasına sığmayacak kadar büyük bir tarihsel müktesebata dayanmaktadır.
Kerkük: Milli Vicdanın Kanayan Yarası
Kerkük meselesi, MHP liderinin konuşmasında sadece bir dış politika maddesi olarak yer almadı; bir “namus yemini” olarak vurgulandı. Türkmen varlığının asırlık hicranı olan bu kadim şehir, Türkiye’nin Misak-ı Milli hafızasından asla silinmeyecek bir parçadır. Bahçeli’nin “Kerkük söz konusu olduğunda saflara koşacak ülkücüler” vurgusu, bölgedeki dengeleri hesaba katan herkes için açık bir uyarıdır. Türkmen eli, ne birilerinin siyasi pazarlığına ne de coğrafi dayatmalara kurban edilecek bir toprak parçasıdır. Kerkük’e bakınca hüzün görenler, o hüznün içindeki büyük öfkeyi ve sadakati de görmek zorundadır.
Devlet Geleneği ve Yüksek Basınç Altındaki Türkiye
Türkiye, sarsıntı anlarında savrulan bir kabile devleti değildir. Avrupa’nın jeopolitik körlüğüne karşı Bahçeli’nin hatırlattığı “köklü devlet geleneği”, en ağır krizlerde bile öfkeyi akla, gerilimi stratejiye çevirebilme kabiliyetidir. Batı, Rusya ve Çin ile aynı kefeye koymaya çalıştığı Türkiye’nin, aslında kendi varoluşunun kilit taşı olduğunu anlamak zorundadır. Bu dava hatırlayanların değil, bizzat o yükü omuzlarında taşıyanların davasıdır. Türkiye yalnız rahat günlerin değil, en sert fırtınaların devletidir. Bu vakarın karşısında durmaya çalışanlar, tarihin ağırlığı ve milletin sarsılmaz iradesi altında kalmaya mahkumdur. Kimse bu milletin sabrını zayıflık, sükunetini ise çaresizlik sanmamalıdır.






