İstanbul’un yargı gündemine damga vuran ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran Aktaşlar davasında, adaletin terazisi bu kez Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesindeki duruşma salonunda kuruldu. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti huzurunda gerçekleştirilen duruşmada, savunma kürsüsüne çıkan isimlerin ortak paydası; ‘suç örgütü’ iddialarının karşısına ‘geleneksel aile yapısı’ ve ‘profesyonel iş hayatı’ argümanlarını koymaları oldu. Davanın en dikkat çekici figürlerinden biri olan ve örgüt liderliğiyle suçlanan Aziz İhsan Aktaş’ın oğlu Metin Aktaş, savunmasında sadece hukuki değil, sosyolojik bir perspektif de sundu.
Hukuk ve Ticaret Kıskacında Aile İlişkileri
Henüz 22 yaşında olan ve Yazılım Mühendisliği eğitimi alan Metin Aktaş, mahkeme salonundaki sessizliği bozarken, medyanın yarattığı baskı çemberinin ruhsal dünyasındaki tahribatına değindi. Genç sanık, iddianamede ‘örgüt’ olarak tanımlanan yapının aslında yüzyıllardır Anadolu topraklarında süregelen ‘aile ticareti’ kültürü olduğunu savundu. Aktaş, ‘Babamın lider, benim ise üye olarak nitelendirildiğimiz bu yapı, aslında sadece kan bağıyla bağlı bir ailedir. Kendi akrabalarımla ticaret yapmamı suç olarak görmek, toplumsal gerçekliklere ve hukuka aykırıdır’ diyerek, ticari faaliyetlerinin tamamen yasal zeminlerde, kendi kurduğu bilişim şirketi üzerinden yürüdüğünü vurguladı. Uzmanlar, bu tür davalarda aile içi dayanışma ile suç örgütü hiyerarşisi arasındaki o ince çizginin, yargılamanın seyrini değiştirecek en kritik unsur olduğunu belirtiyor.
TMSF Süreci ve Şirketlerin Geleceği Üzerine Tartışmalar
Duruşmanın ilerleyen saatlerinde, şirket yönetimlerinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kontrolüne geçmesi konusu da masaya yatırıldı. Metin Aktaş, kayyum döneminde bile ticari ilişkilerin devam etmesini, bu bağların meşruiyetine bir kanıt olarak sundu. Öte yandan, davanın diğer sanıkları Mustafa Us, Ömer Güngör ve Özcan Tunçel de benzer bir savunma hattı izledi. Sanıklar, kendilerinin sadece profesyonel birer çalışan olduklarını, bordro ve personel yönetimi gibi rutin işlerden sorumlu olduklarını ifade ederek, işverenleriyle olan bağlarının ‘suç ortaklığı’ değil, ‘iş akdi’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini hatırlattılar. Özellikle ‘İmamoğlu davası’ ile benzerlikler kurulması, yargılamanın hukuki karmaşıklığını bir kat daha artırdı. Mahkeme heyeti, savunmaların ardından duruşmaya ara verirken; bu davanın sonucu, Türkiye’deki aile şirketlerinin hukuki sorumluluk sınırlarının belirlenmesi açısından emsal teşkil edebilir.






