İstanbul’un kadim surlarından yükselen çığlıklar, bugün bir kez daha Silivri’deki mahkeme salonlarına taşınıyor. Eski Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yöneltilen, dudak uçuklatan suçlamalar ve istenen 2352 yıla varan hapis cezası talebi, sadece bir yargı sürecinin ötesinde, toplumun vicdanında yankılanan derin soruları beraberinde getiriyor. Bir siyasetçinin, bir dönemin belediye başkanının böylesine ağır bir suç ağıyla ilişkilendirilmesi, her birimizin oturduğu koltukta biraz daha dikleşmesine, “Gerçekten mi?” diye sormasına neden olmalı. Bu, yalnızca hukuk metinlerinde yazılı bir ceza talebi değil; aynı zamanda bir çağın, bir şehrin ve belki de bir ülkenin aynası.
İddianamenin Devasa Gölgesi
11 Kasım 2025’te tamamlanan, tam 3809 sayfalık o devasa iddianame, İmamoğlu’nu “Örgüt Lideri” olarak tanımlıyor ve 142 ayrı eylemle ilişkilendiriyor. “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”dan “rüşvet”e, “suç gelirlerini aklama”dan “ihaleye fesat karıştırma”ya, hatta “çevrenin kasten kirletilmesi” ve “maden kanununa muhalefet”e kadar uzanan 18 farklı suç kategorisi. Bir insan tek başına bu kadar farklı alanı kapsayan, bu denli geniş bir suç yelpazesini nasıl işleyebilir? Yoksa bu kadar karmaşık ve çok katmanlı bir suçlama silsilesi, aslında başka bir mesajın mı taşıyıcısı? Bu listenin salt hukuksal bir çerçeve mi, yoksa siyasi bir satranç oyununun ağır bir hamlesi mi olduğu sorusu, kaçınılmaz olarak zihinlerde beliriyor.
Siyasi Kaderin Dönemeçleri
Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yükselişi, İstanbul gibi kilit bir şehrin yönetimini iki kez kazanmasıyla Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damga vurmuştu. Seçimlerin iptal edilmesi ve tekrar edilmesi süreci, onun figürünü ulusal bir sembole dönüştürmüştü. İşte tam da bu noktada, zaferlerin ardından gelen bu denli sert bir yargı sürecinin, sıradan bir yolsuzluk davasından çok daha fazlasını temsil ettiğini anlamak gerekiyor. Bu, sadece bir belediye başkanının akıbeti değil; aynı zamanda bir şehrin yönetim biçimine, siyasi muhalefetin geleceğine ve halkın temsil yetkisine dair bir sorgulama. İstanbul gibi bir metropolün kaynakları ve yönetimi, her zaman büyük güç mücadelelerinin odağı olmuştur. Bu dava, o mücadelenin yeni bir cephesini açıyor.
Silivri’deki Dördüncü Hafta ve Yarının Belirsizliği
9 Mart Pazartesi günü başlayan duruşmaların dördüncü haftasında, Silivri’deki Marmara Açık Cezaevi Yerleşkesi’nde adeta zamanla yarışılıyor. Mahkeme Başkanı’nın duruşmaların akşam saat 22.00’ye kadar uzayabileceğini belirtmesi, meselenin ne denli aciliyet taşıdığını ve ne kadar büyük bir baskı altında yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. On beş sanığın savunması alınırken, bu hafta avukatların tahliye talepleri dinleniyor. Özellikle Perşembe günü verilecek ara karar, sadece İmamoğlu’nun değil, tüm davanın seyrini derinden etkileyecek bir dönüm noktası olacak. Bu, sadece avukatların hukuki argümanlarını sunması değil; aynı zamanda bir sistemin, iddiaları ve gerçekleri nasıl tarttığının da bir göstergesi.
Vatandaşa Düşen Hisseler
Peki, tüm bu karmaşık hukuki süreç, sıradan bir İstanbul sakini için ne ifade ediyor? Büyükşehir Belediyeciliği gibi devasa bir yapının başındaki isme yöneltilen bu suçlamalar, kamu hizmetlerine, projelere ve şehre olan güveni nasıl etkiliyor? Bir yanda iddialar, diğer yanda ise milyonların oyuyla seçilmiş bir temsilcinin makamından uzaklaştırılması… Bu durum, vatandaşın siyasi temsilcilerine duyduğu güveni sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda adalet mekanizmalarına olan inancını da bir kez daha sorgulatıyor. Bir şehrin yönetimi üzerindeki bu denli büyük bir şaibe bulutu, nihayetinde hizmet kalitesinden yatırım kararlarına kadar pek çok alanda belirsizlik yaratıyor. Bu davanın sonucu, sadece yargı kayıtlarında bir sayıdan ibaret kalmayacak; gelecek nesillerin siyasete, hukuka ve devlete bakış açısını şekillendirecek önemli bir emsal teşkil edecek. Hepimiz bu tablonun neresinde durduğumuzu, neye inandığımızı yeniden düşünmek zorundayız.






