Sahiplik Hırsı Savaşları Besliyor
Dünya, Amerika, İsrail ve İran hattında giderek daralan bir mengenenin içinde eziliyor. Her gün manşetlere düşen füze sayıları, diplomatik restleşmeler ve sınır hatlarındaki hareketlilik aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Asıl tehlike, bu kan gölünün ortasında büyüyen ve dünyaya ‘sahip olma’ hırsıyla hazırlanan yeni neslin zihninde pusuda bekliyor. Barışın sadece kağıt üzerinde kalan bir temenni olduğu bu çağda, eğitim sistemlerimizin iflasını ilan etme vakti geldi de geçiyor.
Yüzyıllardır süregelen ‘fethetme’ ve ‘mülkiyet’ odaklı dünya görüşü, insanlığı bugünkü uçurumun kenarına getirdi. Kaynakları sömürmeyi, sınırları zorla çizmeyi ve güç yoluyla tahakküm kurmayı bir başarı kriteri olarak dayatan modern eğitim modelleri, aslında potansiyel savaşçıları besliyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Halit Kuşku, tam da bu noktada can alıcı bir uyarıda bulunuyor: Eğer bakış açımızı ‘sahip olma’ değil de ’emanet’ bilincine çevirmezsek, bu yangını söndürmek imkansız hale gelecek.
Eğitimde Devrim: Emanet Bilinci
Küresel sistem, bireyleri her şeye sahip olması gereken tüketiciler olarak kodluyor. Bu kodlama, devletler bazında ‘enerji kaynaklarına sahip olma’, ‘stratejik noktalara sahip olma’ ve nihayetinde ‘dünyaya sahip olma’ hırsına dönüşüyor. ABD-İsrail-İran üçgeninde yaşanan gerilim, sadece siyasi bir çekişme değil, bu mülkiyet saplantısının kanlı bir tezahürüdür. Geleceği şekillendirecek olan çocuklara toprağın, suyun ve hatta insan hayatının birer emanet olduğu öğretilmediği sürece, barış sadece bir sonraki savaşa kadar verilen bir mola olmaktan öteye gidemeyecek.
Barış ve huzurun korunması için müfredatlarda yapılacak kozmetik değişiklikler yeterli değil. Doç. Dr. Kuşku’nun vurguladığı üzere, insan ve çevre kavramlarına yaklaşım kökten değişmek zorunda. Dünyayı babadan kalma bir miras ya da yağmalanacak bir mülk olarak gören zihniyet, nükleer başlıkların pimini çeken zihniyetle aynı kaynaktan besleniyor. Oysa ’emanet’ kavramı, sorumluluğu ve koruma içgüdüsünü beraberinde getirir. Kendine emanet edileni yok etmek değil, bir sonraki nesle daha iyi bir şekilde devretmek asıl başarı kabul edildiğinde, küresel problemlerin çözümü kendiliğinden gelecektir.
Ortadoğu’daki gerilimin toplumsal yansımaları, genç kuşakların hayata bakışını zehirliyor. Sürekli bir savunma veya saldırı psikolojisiyle yetişen bireylerden sağduyulu kararlar beklemek büyük bir yanılgıdır. Eğer eğitim sisteminde bir kırılma yaşanmazsa, bugün haberlerde izlediğimiz yıkım, yarının normali haline gelecek. Sorun sadece diplomasi masalarında çözülmeyecek kadar derin; sorun, sınıflarda başlayan ve zihinlere kazınan o ilkel ‘benim’ kavgasında yatıyor.






