ABD’nin İran Stratejisinde Yeni Bir Sayfa
Son günlerde Amerikan medyasında yankı bulan haberler, Washington’ın İran politikalarında önemli bir dönüşümün işaretlerini taşıyor. Özellikle NBC ve Wall Street Journal gibi saygın kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Trump yönetimi, İran’ın batısındaki silahlı Kürt gruplarını Tahran rejimine karşı potansiyel bir vekil güç olarak kullanma olasılığını ciddi şekilde değerlendiriyor. Bu strateji, İran’a yönelik ‘Destansı Öfke’ operasyonu olarak adlandırılan hava saldırılarının hemen ardından gündeme gelmiş ve ABD’nin bölgedeki uzun vadeli hedeflerine dair çarpıcı ipuçları sunmuştur.
Başkan Trump’ın, hava saldırılarından yalnızca bir gün sonra Irak’taki Kürt liderlerle bir araya gelmesi ve hem Irak hem de İran’daki Kürtleri silahlandırma ihtimalini masaya yatırması, bu planın ne denli merkezi bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Washington’ın temel amacı, Tahran üzerindeki baskıyı artırarak rejimi içeriden zayıflatmak ve potansiyel bir ‘halk ayaklanmasının’ zeminini hazırlamaktır. Bu yaklaşım, ABD’nin doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak, bölgedeki etnik ve siyasi fay hatlarını kullanarak hedeflerine ulaşma arayışının bir yansımasıdır.
Tarihi Arka Plan ve Vekalet Savaşı Mantığı
İran, yüzyıllardır farklı etnik ve dini gruplara ev sahipliği yapmış, bu çeşitlilik kimi zaman zenginlik, kimi zaman da iç gerilim kaynağı olmuştur. Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Araplar gibi önemli azınlık grupları, zaman zaman merkezi yönetimle sorunlar yaşamış, özerklik talepleri veya daha iyi haklar için mücadele etmişlerdir. ABD’nin bu hassas yapı üzerinde bir vekil güç stratejisi inşa etme çabası, bölgedeki karmaşık tarihsel dinamiklere dayanmaktadır. Vekalet savaşları, doğrudan çatışmadan kaçınarak stratejik hedeflere ulaşmak isteyen büyük güçlerin sıkça başvurduğu bir yöntemdir. Bu sayede, askeri ve insani maliyetler minimize edilirken, hedef ülkenin iç istikrarı hedeflenir. Özellikle İran gibi geniş coğrafyaya ve güçlü bir orduya sahip bir ülkeye karşı doğrudan bir kara harekatı, hem uluslararası arenada büyük tepki çeker hem de ABD için ciddi kayıplar anlamına gelir. Bu nedenle, yerel muhalif grupların kullanılması, Washington için daha cazip bir seçenek olarak değerlendirilmektedir. Wall Street Journal’da çıkan haberlerde de belirtildiği gibi, potansiyel bir kara savaşının ilk kurşunlarının İran’ın Kürt bölgelerinde atılması ve buradaki örgütlerin Tahran’da yönetimi ele geçirmek üzere hazırlanması, bu senaryonun ne denli somut adımlarla ilerlediğini ortaya koymaktadır.
Bölgesel Etkiler ve Türkiye’nin Hassasiyeti
Bu stratejinin bölgesel yansımaları oldukça geniş ve derindir. Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklama, Ankara’nın konuya ilişkin hassasiyetini net bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye, komşu ülkelerin toprak bütünlüğünden yana olduğunu ve PJAK gibi terör örgütlerinin faaliyetlerinin sadece İran’ın değil, tüm bölgenin huzur ve istikrarını olumsuz etkilediğini vurgulamıştır. Türkiye’nin bu duruşu, kendi sınırları içinde ve yakın coğrafyasında terör örgütleriyle verdiği kararlı mücadeleyle de paraleldir. İran’daki olası bir iç karışıklık veya vekalet savaşı, Suriye ve Irak’ta yaşanan istikrarsızlıkların bir benzerini İran sınırlarına taşıyarak, bölgenin daha da derin bir kaosa sürüklenmesine yol açabilir. Bu durum, potansiyel mülteci akınları, sınır güvenliği sorunları ve bölgesel aktörler arasında yeni gerilimlere zemin hazırlayabilir.
Suriye Deneyimi ve Gelecek Senaryoları
İstanbul Gelişim Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ali Semin ve terör ve güvenlik uzmanı Coşkun Başbuğ’un değerlendirmeleri, bu stratejinin Suriye’deki ABD politikalarıyla olan benzerliğine dikkat çekmektedir. Semin, Trump’ın ‘Kürt hareketlerini İran’a girmesini destekliyorum’ sözlerinin, Suriye’deki YPG/SDG gibi grupların gelecekte başka sahalarda kullanılmak üzere hazırlandığı iddialarını güçlendirdiğini belirtmiştir. Coşkun Başbuğ ise, PJAK’ın ‘küresel çete’ tarafından İran’da iç karışıklık çıkarmak üzere kullanıldığını öne sürmüştür. Uzmanlar, hava harekatlarının tek başına bir rejim değişikliği için yeterli olmayacağını, bu nedenle iç dinamiklerin harekete geçirilmesinin hedeflendiğini vurgulamaktadır. İran’ın sadece Kürt bölgelerinde değil, Huzistan’daki Araplar ve Belucistan’daki Beluçlar gibi diğer etnik gruplar üzerinden de içeriden zayıflatılmaya çalışılması senaryoları üzerinde durulmaktadır. İran’ın bu duruma karşı Kuzey Irak’a yönelik saldırıları, söz konusu Kürt hareketliliğine karşı bir önlem olarak da görülebilir. Bölgenin geleceği, bu hassas ve tehlikeli adımların nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak şekillenecektir.






